Dilin kökeni ve beyne etkileri
İlk İnsan aklında evrimleşen dördüncü bilişsel alan dil alanıydı. Büyük olasılıkla, 2 milyon yıl kadar önce, seslendirmenin zenginleşmesi yönünde seçilimci baskılar oluşmuş olmalıydı. Burada, Robin Dunbar ve Leslie Aiello’nun öne sürdükleri, dilin başlangıçta aletler ve avcılık gibi konular hakkındaki bilgilerden ziyade, yalnızca sosyal bilgileri iletmek için evrimleşmiş bir iletişim aracı olduğu yaklaşımını benimsedim. Grup büyüklükleri arttıkça, genel olarak kara yaşantısının neden olduğu baskılardan ötürü, tüy temizleme yoluyla sosyal bağlar oluşturmak için harcadıkları zamanı azaltmayı başaran bireyler ya da aynı zamanı vererek daha fazla sosyal bilgi toplayabilenler, üreme açısından daha başarılı olmuşlardı. 
Tıpkı ağaçlarda yaşayan australopithecinelerin bipedalizmin evrimleşmesini olanaklı kılması gibi, bipedalizm de İlk Homolar, özellikle de H. erectuslar arasında gelişen seslendirme kapasitesinin evrimleşmesini sağlamıştı. Bu durum Leslie Aiello tarafından açıklığa kavuşturulmuştur. Aiello, bipedalizmin gerektirdiği dik duruş pozisyonu sırasında, boğazda, kuyruksuz büyük maymunlarınkinden çok daha aşağıda yer alan gırtlağın aşağı nasıl indiğini anlatmıştır. Gırtlağın yeni pozisyonunun sonucu değil ama bir yan ürünü, ünlü ve ünsüzlerin seslerini oluşturacak daha büyük bir kapasitenin ortaya çıkması olmuştu. Ayrıca, bipedalizmle ortaya çıkan nefes alma kalıplarındaki değişiklik de ses kalitesini geliştirmişti. Artan et tüketimi de önemli bir dilsel yan ürün oluşturuyordu, çünkü et ve yağların çiğnenmesi büyük miktarlarda kuru bitkilerin çiğnenmesinden daha kolay olduğu için, dişlerin boyutları küçülebiliyordu. Bu küçülme, çenenin geometrisini değiştirmiş, dilin, konuşmak için gereken, yüksek kaliteli ve çeşitli sesleri çıkarmasını, ağız boşluğu içinde hassas hareketler yapabilmesini sağlayacak kasların gelişmesine olanak sağlamıştı.
Dilsel kapasite İlk İnsan aklında sosyal zeka alanıyla yakından bağlantılıydı. Ama teknik zeka ve doğal tarih zekası bunlardan ve birbirlerinden ayrı kalmıştı. Bu durum, İlk İnsanların arkeolojik kayıtlarının farklı özelliklerini yaratmıştı. Bu özellikler bazı açılardan çok çağdaş, bazı açılardan ise çok arkaik görünüyorlardı.
H. erectus belki de bugünkü kuyruksuz büyük maymunlarda gördüğümüzden temel olarak daha karmaşık bir seslendirme kapasitesine sahipti, ama insan diliyle karşılaştırıldığında bu kapasite oldukça basit kalıyordu. Dilin, geniş bir kelime haznesi ve bir dizi gramer kuralından oluşan iki temel tanımlayıcı prensibinin evriminin, 500 bin ila 200 bin yıl önce meydana gelen ikinci beyin büyüme dönemiyle ilişkili olduğu sanılmaktadır. Bu unsurların varlığına rağmen, dilin özü sosyal bir dil olarak kalmıştır. Beynin bu ikinci büyüme dönemiyle ilgili bir açıklama öne sürmek, bu açıklamayı, kökeni bipedalizme ve kara yaşam tarzına bağlı olduğu açıkça belli olan birinci büyüme dönemi için yapmak kadar kolay değildir.
Bir olasılık, tekrarlanan beyin büyümesinin sosyal grupların daha da büyümesi ve bunun sonucunda zenginleşen dilsel kapasiteli bireylerin seçilim avantajına sahip olmasıyla ilişkili olabileceğidir. Bununla birlikte, büyük gruplara duyulan gereksinim, bunun, bireyin günlük temelde yaşadığı dar grupla değil daha büyük olan “bilişsel grup”la ilişkili olduğunu düşünsek bile, açık değildir. Aiello ve Dunbar bunun yalnızca global insan nüfusundaki artışı ve etçillere karşı değil ama diğer insan gruplarına karşı korunma gereksinimini yansıttığını öne sürerler.
Bununla birlikte burada evrim için yeni bir fırsat kapısı aralanmaktadır. Dil, akla (bireyin kendi aklına ya da bir başkasınınkine) bilgi iletmek için bir araç olarak iş görmeye ve bunu sosyal olmayan bilgi parçacıklarıyla yapmaya başlar başlamaz, beynin doğasında da bir değişim başlamıştı. Dil sosyal fonksiyonundan genel amaçlı bir fonksiyona dönüşmüş, bilinç ise diğer bireylerin davranışlarını tahmin edecek bir araçken, tüm davranışsal alanlarla ilişkili akılsal bir veritabanını idare edecek bir araç haline gelmişti. Akılda, yeni işlem gücünden çok yeni ilişkileri yansıtan bilişsel bir akışkanlık ortaya çıkmıştı. Dolayısıyla bu akılsal değişim beyinde bir büyüme olmaksızın meydana gelmişti. Aslında bu değişim, yalnız insan aklına özgü olup, avcı-toplayıcı davranışı açısından birçok sonuçları olan sembolik kapasitenin kökenini oluşturuyordu. Ve artık görebildiğimiz gibi, bu özelleşmiş tip akılsallıktan genelleşmiş akılsallığa geçiş, ilk primatlara kadar uzanan bir dizi dalgalanmanın sonuncusuydu.
Bu bilişsel akışkanlık için seçilime yönelik en güçlü baskılardan biri dişiler için yiyecek sağlamaktı. Beynin büyümesi, dişilerin enerji tüketimini çoğaltan bebek bağımlılığının artmasıyla sonuçlanmış, bu yüzden dişilerin kendi yiyeceklerini sağlaması zorlaşmıştı. Dolayısıyla erkeklerin yiyecek sağlaması gerekli hale gelmiş ve bu da doğal tarih zekası ile sosyal zeka arasında bir bağlantı gereksinimiyle sonuçlanmıştı. O halde, Yakın Doğu’nun İlk Çağdaş İnsanlarının davranışlarından anlaşılabileceği gibi, belki de bu bilişsel alanların birbiriyle entegre olan ilk alanlar olması ve ardından teknik zekanın onları izlemesi şaşırtıcı değildi. Ayrıca bebeklik döneminin uzaması bilişsel akışkanlığın gelişmesi için gereken zamanı da sağlamış oluyordu.
Bilişsel akışkan zihne geçiş ne kaçınılmaz ne de önceden planlanmış bir gelişmeydi. Evrim yalnızca çeşitli özelleşmiş zekaları olan bir akıl üreterek farkında olmadan yarattığı fırsatlardan yararlanmaktaydı. Aklın 100 bin yıl önce, özelleşme kapasitesi açısından bir sınıra ulaşmış olması mümkündü. Bilişsel akışkanlığın diğer İlk İnsanlarda, Neanderthallerde ya da Asya’nın arkaik H. sapienslerinde neden evrimleşmediği sorulabilir. Aslında, Avrupa’daki Neanderthallerin sonuncusunda sosyal ve teknik zekalar arasında bilişsel akışkanlığın izine rastlamak mümkündür. Çünkü bu Neanderthaller biçimleri zaman ve mekanla sınırlı olan ve bu yüzden sosyal bilgi taşıyabilecek el ürünleri yapmaya başlamış gibi görünmektedirler. Yine de bu gelişme tamamlanamadan tam bir bilişsel akışkanlığa erişmiş olan Çağdaş İnsanlar tarafından yokluğa itilmişlerdi.
Bilişsel akışkanlık insaların sanat ve din gibi yeni etkinlik türleriyle ilgilenmelerini sağlıyordu. Bunlar ortaya çıkar çıkmaz, genç akılların gelişimsel içerikleri değişmeye başlamıştı. Çocuklar sanat ve din ideolojilerinin var olduğu bir dünyaya geliyorlardı; bu dünyada aletler özel görevler için tasarımlanıyor ve özdeksel kültürün bütün malzemeleri sosyal bilgiyle donanıyordu. 10 bin yıl öncesine varıldığında tarımsal bir yaşam biçiminin başlangıcı ile gelişimsel içerikler daha da köklü biçimde değişmeye başlamıştı. Tarımsal yaşam biçimi, bilişsel akışkanlığın bir başka yan ürünüydü. Bu yeni kültürel içeriklerle büyüyen çocukların akıllarında doğuştan var olan sezgisel bilgiler, yeni tür özelleşmiş bilişsel alanlar için bir “marş pedalı” işlevi görmüş olabilirdi. Örneğin endüstriyel bir ortamda büyüyen küçük bir çocukta artık “doğal tarih zekası” gelişmeyebilirdi. Bunun yerine, her ne kadar hiçbir tarihöncesi avcı-toplayıcıda böyle bir alan gelişmemişse de, bazı ortamlarda “sezgisel fiziğin” belirli özelliklerinin marş pedalına basmasıyla, matematikle ilgili bir özelleşmiş alan gelişmiş olabilirdi.
Kültürel evrimin bilişsel akışkanlığın ortaya çıkmasıyla serbest kalan, heyecanlı ve devamlı büyüme hızı, genç akılların içeriklerini değiştirmeye devam ediyor, bunun sonucunda da özel alanlı yeni bilgi türleri ortaya çıkıyor. Ama, bütün akıllar bilişsel bir akışkanlık geliştiriyorlar, çünkü bu çağdaş aklın tanımlayıcı özelliğini oluşturuyor.
(Steven Mithen, Aklın Tarih Öncesi, “Aklın Evrimi” başlıklı bölümden derlendi. Dost Kitabevi, Ankara, Aralık, 1999)
KUTU
İnsanın kısa öyküsü
A. ramidus, A. anamensis
A. ramidus 4.5 milyon yıl öncesinde yaşamış, bilinen en eski insan atasıdır. 1994’te Etiyopya’nın Orta Awash bölgesinde bulunan ve diğer bütün insan atalarına göre daha fazla maymun özellikleri sergileyen 17 fosil örneğinin yardımıyla tanımlanmıştır. A. ramidus’un bedeni şempanzeninkine benzetilebilir. Aslında, bu fosillerin Ardipithecus adıyla yeni bir sınıflandırmaya dahil edilmesi de önerilmektedir. Fosillerin elde edildiği alandaki ağaç, tohum ve maymun örnekleri A. ramidus’un ormanlık bir bölgede yaşamış olduğunu göstermektedir.
A. anamensis, Kenya’da Kanapoi’de 1955 yılında bulunan dokuz fosil örneğinin yardımıyla tanımlanmıştır. Bu türün 4.2-3.9 milyon yıl önce, yine ağaçlık ya da çalılık habitatlarda yaşadığı anlaşılmaktadır. A. ramidus’tan oldukça büyük olduğu görülmekteyse de, kafatasının arka kemiklerinin (postcranial) bulunamaması yüzünden iki tür arasında bir karşılaştırma yapmak zorlaşmaktadır. Muhtemelen, bir süre çağdaş yaşadıkları düşünülmekte, A. afarensis ile olan ilişkilerine ise açıklık getirilememektedir.
İnce yapılı Australopithecineler (A. afarensis ve A. africanus)
Bu iki tür 4 milyon yıl ile 2.5 milyon yıl öncesi arasında yaşamışlardır ve ikisi birlikte “ince yapılı australopithecineler” olarak anılmaktadırlar. A. afarensis, en iyi şekilde, takma adı “Lucy” olan, neredeyse eksiksiz bir iskelet fosili aracılığıyla tanınmaktadır. Lucy, A. afarensis’in pek çok başka örneği ile birlikte, Etiyopya’nın Hadar bölgesinde keşfedilmiştir. 1-1.5 m (3 ft 3 in-5 ft) boyunda ve 30-75 kg (66-165 lb) ağırlığında olup 400-500 cc’lik bir beyin büyüklüğüne sahip olduğu sanılmaktadır. Küçük yapılı, kolları bacaklarına oranla daha uzun, el ve ayak parmakları kıvrıktı. Bu özellikler A. afarensis’in ne tam bir iki ayaklı, ne de tamamen ağaçlarda gezmeye uyum sağlamış bir tür olduğunu öne sürmektedir. Laetoli, Tanzanya’da bulunan ve 3.5 milyon yıl öncesine ait olan ayak izlerinin A. afarensis tarafından bırakıldığı tahmin edilmektedir.
A. africanus’un fosilleri Güney Afrika’da bulunmuştur. Bu tür, A. afarensis’le yaklaşık aynı boyutlara ve aynı beyin kapasitesine sahip olup iki ayak üzerinde yürümeye uyum sağlamış gibi görünmektedir. Daha yüksek bir alın yapısına ve daha az çıkık kaş kemerlerine sahip olan kafatasıyla A. africanus’unki arasında karşıtlıklar bulunmuştur. Diş yapısı açasından A. afarensis’inkilerle karşılaştırıldığında, A. africanus’un kesici dişlere benzeyen daha küçük köpek dişleri ve daha geniş öğütücü dişleri vardır.
İri yapılı australopithecineler (P. boisei ve P. robustus)
İri yapı özellikleri belirgin olarak evrimleşmiş olan australopithecineler, Paranthropus olarak adlandırılan farklı bir sınıflandırmaya dahil edilmişlerdir. Güney Afrika’da bunlar P. robustus olarak anılmaktadırlar ve 40-80 kg (90-175 lb) ağırlığındaydılar. Bu durum, çağdaş gorillerde olduğu gibi, erkeklerin dişilerden önemli ölçüde daha büyük olduklarını akla getirmektedir. Doğu Afrika tipi olan P. boisei ise daha büyük ve 1.4 m (4ft 6 in)’lik boyu ile biraz daha boylu olmalıydı.
İri yapılı australopithecinelerin anatomik özellikleri pek çok bitkisel gıdanın öğütülmesini içeren otçul bir beslenme şekline ve dişler arasında hatırı sayılır bir güç üretildiğine işaret eder. En dikkat çekici özellikleri kalın altçene kemikleri, çok büyük öğütücü dişler ve kafatasında bulunan ve güçlü çiğneme kasları için gerekli bağlantıyı sağlayan ok şeklindeki kemiktir. Fosil kayıtlarında 2.5 milyon yıl önce görülmesinin ardından, Paranthropus türü, günümüzden 1 milyon yıl öncesine kadar yaşamını sürdürmeye devam etmiştir.
İlk homo (H. habilis, H. rudolfensis ve H. ergaster)
Yaklaşık 2 milyon yıl önce Homo sınıfına dahil edilen yeni fosil tipleri ortaya çıkmıştır. Bunlar şekil ve büyüklük açısından dikkat çekici bir çeşitlilik göstermektedir ve bunun sonucunda farklı türleri temsil etmeleri de olasıdır. Hepsinin tipik özelliği 500-800 cc arasında değişen ve australopithecinelerden daha büyük bir beyin hacmine sahip olmalarıdır. Bu bulguların ortaya çıktığı en önemli bölgeler Olduvai Gorge, Tanzanya ve Koobi Fora, Kenya’dır. H. habilis’in en iyi korunmuş örneği olan KNM-ER 1470 burada bulunmuştur. H. habilis beden yapısı olarak daha çok australopithecineye benziyordu, ama insana benzer bir yüz ve diş yapısına sahipti. Buna karşılık, H. rudolfensis insana benzer bir bedene sahip olmakla birlikte, australopithecinelerin yüz ve diş yapısı özelliklerini korumuştu. 1.6 milyon yıl öncesine gelindiğinde, bu ilk Homo türlerinin fosilleri artık görülmez olmuştur. Bu boşluğun, bir başka Homo tipi olan H. ergaster’den evrimleşen H. erectus tarafından doldurulduğu anlaşılmaktadır.
H. erectus
H. erectus’un ilk fosilleri 1.8 milyon yıl önce Afrika’nın Koobi Fora bölgesinde ve Java’da bulunmuştur. H. erectus’un Afrika’daki ilk Homolar’dan türediği, daha sonra hızla Asya’ya yayıldığı düşünülmektedir. Gürcistan’daki Dmanisi bölgesinden H. erectus’a ait bir altçene kemiği de çıkarılmıştır. Bunun yaklaşık 1.4 milyon yıllık olduğu tahmin edilmektedir. H. erectus, 750-1250 cc hacminde, ilk Homolar’ınkinden daha büyük bir beyne sahipti. Çıkık kaş kemerleri ve iri yapılı bir iskeleti vardı. Asyalı H. erectus’un, Zhounkoudian Mağarası’ndan çıkarılan ve bir zamanlar “Pekin adamı” olarak bilinen Homolar’ınkine benzeyen kafatası, kemik çıkıntıları ile Afrika’dakilerin kafataslarından daha sıkı şekilde desteklenmiştir. En şaşırtıcı H. erectus fosili Kenya’daki Nariokotome bölgesinden çıkartılan ve 12 yaşında bir çocuğa ait olan eksiksiz sayılabilecek bir iskelettir. Bu örnek hızlı çocuk gelişimi açısından kanıt oluşturmaktadır. Bu hızlı gelişme ilk insanlara özgü bir özellik gibi görünmektedir. Bahsi geçen fosil, tropik ortamlarda yaşayan insanların fizik özelliklerine sahiptir. H. erectus 300 bin yıl öncesine kadar yaşam sürmeye devam etmiştir.
Arkaik H. sapiens, H. heidelbergensis
Arkaik H. sapiens’e ait örnekler yaklaşık 400 bin ile 100 bin yıl öncesi arasında, Afrika ve Asya’da bulunmuştur. Afrika’da Broken Hill, Florisbad ve Omo’dan, Doğu Asya’da ise Dali ve Maba’dan gelen örnekler oldukça önemlidir. Arkaik H. sapiens iyi tanımlanmamış bir türdür ama 1100-1400 cc hacmindeki daha iri boyutlu beyni ve daha yüksek ve yuvarlak olan kafatası ile H. erectus’tan ayırt edilebilmektedir. İskeletinin kalan kısımları ile ilgili çok az bilgi vardır. Bununla birlikte onun da H. erectus kadar iri yapılı ve kaslı olduğu sanılmaktadır.
H. heidelbergensis Avrupa’daki ilk insanlar için kullanılan isimdir ve H. erectus’tan türemiştir. Onunla ilgili çok az kalıntı olduğu bilinmektedir. Almanya, Mauer’de yalnızca bir çene kemiği ve İngiltere, Boxgrove’da bir bacak kemiği parçası bulunmuştur ve bunların her ikisi de yaklaşık 500 bin yıl öncesine aittir. İki örnek de H. heidelbergensis’in büyük ve iri bir tür olduğunu düşündürmektedir. İspanya, Atapuerca’da bulunan ve kısa süre önce en az 780 bin yıllık olduğu saptanan insan fosilleri de H. heidelbergensis’e ait olabilir.
Neanderthaller (H. neanderthalensis)
H. neanderthalensis’in, 150 bin yıl önce H. heidelbergensis’in evrimleşmesi sonucunda oluştuğuna inanılmaktadır. 220 bin yıl öncesine ait olup Kuzey Galler’deki Pontnewydd Mağara’sında bulunan örnekler üzerinde kolay tanımlanabilecek bazı Neanderthal özellikleri bulunmuştur. “Klasik” Neanderthaller Avrupa ve Yakındoğu’daki arazilerde bulunmuşlar, 115 bin 30 bin yıl arası bir zaman önce yaşamışlardır. Fransa’da Saint Cesaire bölgesinde (33 bin yıl öncesine ait), Yakındoğu’da Tabun (110 bin yıl öncesine ait), Kebara’da (63 bin yıl öncesine ait) bulunan fosiller dikkat çekicidir. H. neanderthalensis, 1200-1750 cc hacmindeki daha büyük beyni, daha geniş burnu ve belirgin olmayan kaş kemeriyle H. erectus’tan ayırt edilir. Kısa bacaklı, tıknaz ve adaleli olup güçlü bir bedene, geniş, fıçı biçimli bir göğüse sahiptir. Anatomik özelliklerinden birçoğu buzul ortamlarda geçen yaşamına uyum sağlarken oluşmuştur. Neanderthal bedenlerinin, güç bir fiziksel yaşam biçimini yansıttığı sanılmakta, dejenerasyona neden olan hastalıklar ve yüksek oranda fiziksel yaralanmalarla karşı karşıya kaldıkları düşünülmektedir.
H. sapiens sapiens
Anatomik açıdan çağdaş insanların (AÇİ) en eskileri Yakındoğu’da Qafzeh ve Skhul ve Güney Afrika’da Border Mağarası ve Klasies Nehri ağzında bulunmuşlar ve 100 bin yıl kadar önce yaşamışlardır. Kuzey Afrika’daki Jebel Irhoud’da bulunan örneklerin de H. sapiens olma olasılığı vardır. AÇİ’lerin Afrika’daki ilkel H. sapiensler’den türediğine inanılmaktadır. Klasies Nehri ağzında bulunan parçalanmış örnekler de bazı ilkel özellikler göstermektedir ve bir geçiş türünü temsil ediyor olabilirler. AÇİ’ler hem arkaik H. sapiensler’den hem de H. neanderthalensisler’den daha az iri yapıdaki fizikleri, kaş kemerlerinin küçülmesi bazen de tamamen ortadan kaybolması, daha yuvarlak bir kafatasına ve daha küçük dişlere sahip olmalarıyla ayrılırlar. 1200 ve 1770 cc hacmindeki beyin büyüklüğü, H. neanderthalensis’inki ile aynı ya da ondan biraz daha küçüktür.
(Steven Mithen, Aklın Tarih Öncesi, “Geçmişimizle İlgili Bir Tiyatro Oyunu” başlıklı bölümden derlendi. Dost Kitabevi, Ankara, Aralık, 1999)
Maymundan insana geçişte işin rolü
Friedrich Engels
Sunuş
Karl Marx ile birlikte Bilimsel Sosyalizmin ve Diyalektik-Tarihi Materyalizmin kurucusu olan Friedrich Engels’in “Maymundan insana geçişte işin rolü” başlıklı makalesi, “Doğanın Diyalektiği” adlı bitirilememiş çalışmanın içinde yer alıyor. Engels, bu makaleyi 1876 yılında kaleme aldı. Engels’in, iş (emek) sonucunda ikiayaklılığa geçişin ve elin özgürleşmesinin, insanın ve insan beyninin gelişmesindeki rolüne ilişkin ortaya attığı tezler, günümüzün bilimsel verileriyle doğrulanmıştır. Bu önemli makaleden konumuzu ilgilendiren bazı pasajları sunuyoruz.
“Bu maymunlar, belki de özellikle yaşayış biçimleri dolayısıyla ağaçlara tırmanırken ellerine ve ayaklarına farklı fonksiyonlar kazandırarak düz yerde yürürken ellerini kullanma alışkanlığını yavaş yavaş bırakmaya, dik biçimde bir yürüyüş kazanmaya başladılar. Böylece maymundan insana geçiş için en önemli adım atılmış oldu.”
“Asıl adım atılmıştı; el özgür hale gelmişti ve artık durmadan yeni beceriler kazanbiliyordu. Böylece kazanılan daha büyük esneklik kuşaktan kuşağa geçiyor ve artıyordu. O halde el, iş organı olmakla kalmaz, aynı zamanda onun ürünüdür.”
“İnsan elinin gittikçe gelişmesi ve buna paralel olarak ayağın dik yürüyüşe uyması, hiç şüphesiz böyle bir korelasyon yoluyla organizmanın öteki kısımları üzerinde de etkisini göstermiştir.”
“Önce iş, sonra onunla birlikte dil... Bir maymunun beyninin etkileyen en önemli iki dürtü bunlardır ve bu etki altında maymun beyni, bütün benzerliğine rağmen çok daha büyük ve çok daha üstün bir insan beynine doğru gelişmiştir. Ama beynin gelişmesiyle onun en yakın araçlarının, duyu organlarının gelişmesi yanyana gitmiştir. Dilin sürekli gelişmesi içinde işitme organının aynı ölçüde incelmesi zorunlu olarak nasıl yanyana gitmişse, beynin gelişmesine paralel olarak bütün duyular da gelişmiştir.”
“Avlanma ve balıkçılık, salt bitkiyle beslenmekten etin de birlikte yenmesine geçişi gösterir. Burada da maymundan insana geçiş bakımından bir adım söz konusudur. Et yemek, organizmanın metabolizma için gerektirdiği en önemli maddelerin hemen hazır bir durumda bulunmasını da sağlıyordu. ... Oluş halindeki insan, bitkiden uzaklaştıkça, aynı ölçüde de hayvanın üstüne çıkıyordu. ... En önemlisi de, etle beslenmenin, beslenmesi ve gelişmesi için gerekli maddelerin eskisinden daha fazla temin edilen beyin üzerindeki etkisi olmuştu. Bundan dolayı beyin, kuşaktan kuşağa daha hızlı ve daha iyi gelişebiliyordu.”
(Friedrich Engels, Doğanın Diyalektiği, “Maymundan insana geçişte işin rolü” adlı bölümden, çev. Arif Gelen, Sol Yay., Ankara, 1970)
Akıl nedir?
“Akıl” dediğimiz şey beynin varoluş tarzından başka bir şey değildir. Milyonlarca yıllık evrimin ürünü olan muazzam ölçüde karmaşık bir olgudur. Beyin ve sinir sisteminde gerçekleşen karmaşık süreçleri ve bir o kadar karmaşık olan zihinsel süreçlerle çevre arasındaki karşılıklı ilişkileri çözümlemekteki zorluk, düşüncenin doğasını doğru bir biçimde anlamamızın yüzyıllarca gecikmesine neden oldu. Bu durum idealistlerin ve ilahiyatçıların, bedende geçici olarak konaklamak üzere tasarlanmış maddesel olmayan bir öz olarak düşünülen “ruh”un mistik addedilen doğası üzerine spekülasyonlar yapmalarına olanak tanıdı. Modern nörobiyolojinin atılımları, idealistlerin nihayet son sığınaklarından da kovulmaları anlamına gelir. Beyin ve sinir sisteminin sırlarını çözmeye başladıkça, aklı, doğa-üstü etkenlere başvurmaksızın, beyin faaliyetlerinin toplamı olarak açıklamak giderek daha kolay hale gelmektedir.
Nörobiyolog Steven Rose’un sözleriyle (Steven Rose, The Conscious Brain - Bilinçli Beyin - London, 1976), akıl ve bilinç “insanoğlunun ortaya çıkışı yolunda bir dizi evrimsel değişim içinde gelişen özgün beyin yapılarının evriminin kaçınılmaz sonucudur... Bilinç, kendine özgü bir karmaşıklık düzeyinin ve serebral kortekse (beyin kabuğuna) ait sinir hücreleri (nöronlar) arasındaki etkileşim derecesinin evriminin bir sonucudur. Bunun aldığı biçim her bireyde, bireyin çevresiyle ilişkisi içerisinde gelişimi tarafından büyük ölçüde değiştirilmiş olsa da durum budur.”
(Alan Woods ve Ted Grant, Aklın İsyanı, “Aklın Doğuşu” başlıklı bölümden, çev: Ömer Gemici ve Ufuk Demirsoy, Tarih Bilinci Yay., Ocak 2001.)
Kaynak : Haziran 2001 , Bilim ve Ütopya dergisinden alinmistir