prometheus

EVRIM BILIM VE AYDINLANMA

5/8/2006 (Kategori: Antropoloji)

EVRIM BILIM VE AYDINLANMA
Prof. Aykut Kence / Orta Dogu Teknik Universitesi, Biyoloji bolumu

Kamuoyunca oldukca tannan bir "bilim adami" bir televizyon kanalinda elindeki Kur'ani iaret ederek bunu bir kisi anlayamaz, bunu ancak bir heyet, astronomiden, fizikten ,kimyadan, tiptan , biyolojiden anlayan kisilerden olusmus bir heyet anlayabilir diyordu. Kendisinin de tip ve biyolojiye bir omur verdigini o nedenle olusturulacak boyle bir heyette yer almasi gerektigini soyluyordu. Ben Ankaradan davet bekliyorum, boyle bir davet gerceklesirse Kur'ani onumuze koyar, birlikte yorumlariz diyordu. Boylece Kur'anin insanlarin anlamasi icin degil de bir tam teskilatli bir universiteye yorumlanmak uzere gonderildigini ogrenmis oluyorduk.

Bu kisi ile Cernobil kazasindan sonra radyasyonun etkilerini tartisirken bir panelde birlikte olmustum. Panelden bir gun once radyasyonun etkilerinin tartisildigi bir radyo programini dinlemistim. Radyoyu programin ortasinda actigim icin konusmacinin kim oldugunu anlayamamistim. Konusmaci radyasyonun zararli olabilmesi icin 160 remlik bir doza maruz kalmak gerektigini, bu dozun altindaki durumlarda kesinlikle hic bir zararin olmayacagini soyluyordu. Ben de paneldeki konusmama bizim cok daha dusuk dozlarin zararli etkilerinden soz ederken, bir baskasinin 160 remin altinda kimseye bir sey olmayacagini savundugunu boyle celiskili aciklamalar karsisinda halkin ne yapacagini bilemedigine dikkat cekerek basladim. 160 rem bir toplumdaki mutasyonlari iki katina cikaran dozdu. Radyasyon her dozda mutasyon olusturabiliyordu. Radyasyon dozu ile olusturulan mutasyon sayisi arasinda dogrusal bir iliski vardi. O halde160 remin altinda da topluma zarar soz konusu idi. Ben bu aciklamayi yaptiktan sonra soz alan bu "bilim adami" o radyo konusmasini kendisinin yaptigini, halkin panige kapilmamasi icin bu konuda boyle soyledigini acikladi. Bu bilim adami bilimsel dogrulari halk panige kapilir gerekcesi ile carpitabiliyor ve bunda hic bir sakinca gormuyordu. Oysa o konusmanin yapildigi gunlerde Cernobil olayinin uzerinden bir yildan fazla zaman gecmisti. Cernobil kazasi oldugu zaman Turk halki panige kapilmasin diyerek radyasyon ile ilgili bilimsel arastirmalar sinirlandirilmis ve bilim adamlarinin bu konuda demec vermeleri yasaklanmisti.

Daha sonra bu "bilim adamini" TUBITAK'in yayimladigi Darwin'in gezi notlarini iceren bir kitabi elestirirken goruyoruz. Diyorki bu kisi "Darwin'in calismalari bilimsel olarak gerceklik tasimamaktadir. Bir kere Darwinin gorusleri Kur'an-i Kerim'e aykiridir. Kur'an'da insanin kokeni cok acik bicimde izah edilmistir. Darwin'in insanin maymundan turedigi iddiasini yalanlamaktadir. Bir cok ayette bu acik bir bicimde anlatilmistir. Matematiksel ve logaritmik olarak da Darwin'in teorileri curutulmustur." Bilimsel dogrular Kur'an ile uyum icinde olmaliydi bu bilim adamina gore. Bilimsel arastirma sonuclarini yayimlamadan once bilim adami bu sonuclarin Kur'an'a ne derece uydugunu arastirmali idi. Yine bilimsel bir kitabi elestirirken bilimsel terminoloji kullanarak halkin kafasini bulandirmaya calisiyordu. Yoksa matematisel ve logaritmik olarak Darwin'in teorilerinin curutuldugu hic bir bilimsel temele dayanmiyordu.

En son olarak da bu "bilim adami" Bilim Arastirma Vakfin'in duzenlemis oldugu evrime ve bilime karsi kampanyanin on saflarinda yer alirken goruyoruz. Bilimsel gercekleri her zaman isine geldigi gibi yorumlayarak, carpitan bu kafa yapisini, bu zihniyeti cok iyi taniyoruz. Benim hayret ettigim nokta bu kisinin yasamda en gercek yol gostericinin bilim oldugunu benimsemis olan Turkiye Cumhuriyeti'nin universitelerinde gorev yaparak bir universite'de Profesor unvanini almis olmasi, uzun yillar bu unvan ile universitede hizmet etmis olmasi . Bu kisi kendi kisisel cikarlari icin bilimsel gercekleri saptirarak halki kandirmaya calisanlara tek ornek degil kuskusuz.

Biz evrime karsi surdurulen bu kampanya sirasinda bir grup bilim insani bir araya gelerek bu kampanyaya karsi cikmis ve bilimi, ve evrimi savunan bildiriler yayimlamistik Bu sefer de bilimden yana oldugu kusku goturmez unlu bir bilim adamimiz bildirimizde kullandigimiz dili cok sert bir bicimde elestirmis ve evrimin bir biyolojik bir olgu degil, biyolojik bir surec oldugunu ileri surmustu.

Evrim bir surec midir, bir olgu mudur? Unlu evrimsel biyolog Richard Lewontin evrim olgusu ile evrim sureci arasindaki ayriliga dikkat cekiyor ve bu iki kavramin karistirilmamasi geregi uzerinde duruyor. Bu iki kavramin birbiyle karistirilmasi, bir cok aydinimiz tarafindan sikca icine dusulen bir yanilgidir ve evrime saldiran yaratiliscilar da bu kavram karmasasindan gayet guzel yararlanarak evrim kuraminin coktugunu ileri surebilmektedirler

Evrim olgusu, canlilarin ortak bir atadan tureyerek bugunku konumlarina geldigi, yeryuzundeki yasamin ortak bir gecmisi paylastigi olgusudur. Bugun Kopernik , Kepler, ve Galile'nin dunyanin gunes sistemi icinda yer alan bir gezegen oldugu, ve diger gezegenler gibi gunesin cevresinde dondugu savlari bugun nasil bir gerceklik tasiyorsa , canlilarin bir evrim gecirdigi de o denli bir gerceklik tasiyor. Kopernik'in kurami ilk kez ortaya atildiginda kutsal kitaplarda anlatilanlara uymadigi icin din adamlari tarafindan yasaklanmisti. Oysa bugun ne dunyanin gunesin etrafinda donen bir gezegen oldugundan , ne de dunyanin yuvarlak oldugundan akli basinda hic kimse kusku duymaz. Evrim olgusunu gosteren bilimsel kanitlar , dunyanin yuvarlak oldugunu gosteren bilimsel kanitlar kadar coktur. Bu nedenle de akli basinda hic bir biyolog canlilarin bir evrim sonucu ortaya ciktigi olgusunu karsi cikmaz.

Bilim dunyasinda dunyanin 4 milyar yasindan fazla oldugu , yeryuzunde ilk yasam belirtilerinin yaklasik 3,5 milyar yil once ortaya ciktigi, ilk okaryotik hucreli ( bakteri hucresinden farkli olarak bir cekirdegi bulunan gercek hucre) canlilarin yaklasik 1,6 milyar yil once ciktigi, yaklasik 600 milyon yil once de omurgasizlarin yayginlastigi, yaklasik 500 milyon yil once ilk balik turlerinin ortaya ciktigi, yaklasik 350 milyon yil once amfibilerin, 300 milyon yil once surungenlerin , 200 milyon yil once memelilerin, 150 milyon yil once de kuslarin ortaya ciktigi tartisma goturmeyen olgulardir

Buna gore tam bir kesinlikle ifade edebiliriz ki gunumuzden 500 milyon yil once yeryuzunde insan yasamiyordu, kuslar ve memeliler de yasamiyorlardi. Karalarda ne bocekler, ne de bitkiler, agaclar, ve ormanlar yoktu, karalar yasam acisindan bombostu . Buna karsin denizlerde cok sayida omurgasiz canli turu bulunmaktaydi. Gunumuzden 100 milyon yil once dinozorlar yeryuzune egemenlerdi. Bu gun ise dinozorlar yok olmuslardir. Yasam milyonlarca yillik tarihi boyunca giderek cesitlenmis ve canli turleri yeni canli turlerine donuserek bugunku tur cesitliligine ulasmistir. Bu olgular daha sonra embriyoloji , molekuler biyoloji, biyokimya, ve genetik gibi bagimsiz bilim dalarinca da dogrulanmistir.

Bu durumda canlilarin bundan 10 000 ile 100 000 yil once ayri ayri birden bire yaratildiklarini, yok olan dinozorlarin ise insanlari cezalardirmak amaci ile Tanrinin olusturdugu bir tufan sonucunda ortadan kalktiklarini one surmek biyoloji, kimya ,ve fizikteki bilgilerimizi reddetmek anlamina gelmektedir. Dunyanin gunesin cevresinde dondugunu nasil biliyorsak, canlilarin evrim gecirdigini de artik oyle biliyoruz.

Evrim sureci ise , canli toplumlarinin genetik yapilarinin degismesi, giderek bir canli turunden farkli canli turlerinin meydana gelmesi olayini kapsar. . Evrim kurami bu surecin nasil oldugunu, bu surecte hangi etkenlerin rol oynadigi, ve bu etkenlerin agirliklarinin ne oldugu gibi sorulari yanitlamaya, ve yeryuzundeki canli turlerinin bu gunku cesitliligine bilimsel bir aciklama getirmeye calisir. Toplumlar arasi gocler, mutasyonlar, sans, ve dogal secilim gibi etkenlerin canli turlerinin olusumunda hangi oranlarda rol oynadigini, canlilarin sahip oldugu adaptasyonlarin, karakterlerin bu etkenlerle nasil sekillendigini bulmaya calisir.

Dogal olarak canli toplumlarinin karmasik yapisini, her birey de binlerce genden olusan bilginin zamanla degisimini aciklamaya calismak hic te kolay bir is degildir. Bu nedenle evrim kurami uzerinde bilim adamlari arasinda tartismalar surup gitmektedir. Her bilimdalinda olabilen bu tartismalar ise bilimin saglikli yanini gostermektedir. Bilim kendi kendini duzelterek, gelismesini surdurmekte ve curutulen hipotezlerin yerini yenileri almaktadir. Yanitlanan bir soru yanitlanmasi gereken diger sorulari ortaya cikarmakta, ve bilim sayesinde her gecen gun giderek dogayi daha iyi tanima, anlama, ve aciklama olanagimi bulmaktayiz.

Evrime karsi yurutulen kampanyada evrim olgusu ,ve evrim sureci birbirine karistirilmis, ve bilim adamlari arasinda evrim sureci uzerindeki tartismalar evrim kuraminin yanlisligini gosterir bicimde sunulmaya calisilmistir. Yazinin basinda sozu edilen bilim adami gibileri ise bilimsel bir terminoloji kullanarak bilimi halka yanlis tanitmaya, ve bilimsel gercekleri saptirarak halkin kafasini bulandirmaya calismislardir. Son gunlerde bazi hocalarin ortaya cikarilan inanilmaz servetleri bu isin ucundaki cikarin boyutlarini anlatmaya yeterlidir sanirim.

Bir yanda iste bu cikar paylasiminda kendine en fazla payi saglamak icin bilime ihanet eden , bu nedenle de Turkiye'nin geri kalmasi icin var gucu ile didinen, bu amacla duzenlenen bir toplantidan diger toplantiya kosan, bir hocanin kurdugu bir vakfin onderliginde ve parasal desteginde evrime ve bilime karsi yurulen bir kampanyanin on saflarinda yer alan, ve bilim ve aydinlanmaya karsi safsata ureterek ve yayarak mucadele etmeye calisan , ve bu cabalarina karsilik olarak luks villalarda luks bir yasam suren kisiler, ve diger yanda ise "Kulleteyn"de betimlenen bogucu ve karanlik ortamin duvarlarini kendi cabasi, kendi zekasi ile yikarak aydinliga cikan ve verdigi eserlerle Turkiye'nin aydilanmasina buyuk katkilari olan, ve Turkiye'yi daha fazla aydinlatmasin diye vurularak haince oldurulen Turan Dursun .

Bir toplumun biyojik evrimi toplumun genetik yapisinin, yani toplumu olusturan genlerin nicel ve nitel olarak degismesi ile gerceklesir. Insan toplumlarinin biyolojik evrimlerinin yani sira kulturel evrimleri de sozkonusudur. Toplumlarin kulturel evrimi ise genler yerine insanlarin dunyaya bakis, dunyayi algilayis, ve dusunce bicimleri olan "mem"lerin toplumda nicel ve nitel degisimleri sonucunda gerceklesir. Insan toplumlarinin kulturel evrimleri ise surekli olarak bilim, ve aydinlanma yonunde olmustur. Toplumlarin bilim ve aydinlanma, diger bir deyisle insanlarin insanca yasama yonundeki evrimlerini durdurmaya, geri cevirmeye hic kimsenin , hic bir cikar cevresinin gucu yetmez, ve yetmeyecektir.

 

 

Yorum (3) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

ANTİ-BİLİM

5/8/2006 (Kategori: Antropoloji)

ANTİ-BİLİM

Dr. Umit Sayin

Bilimin 20. Yuzyilda dev adimlarla ilerlemesi ve geldigi nokta akil almaz boyutlardadir. Bilimin son yuzelli yilda cok hizli gelismesi ile insan (Homo sapiens) uygarliginin ve bilincinin ayni hizla gelisememesi cok onemli komplikasyonlar dogurmustur. 18. Yuzyilin insani ile 20. Yuzyilin insani arasinda icguduler, motifler, davranis, kotuluk yapma egilimi, bilgelik, olgunluk yonunden pek bir fark olmamasina karsin, her iki yuzyilin insani arasinda dogayi sekilleyebilme, teknolojiyi ve etrafindaki enerjiyi kontrollu kullanabilme, bilgi iletisimi, bilgiye ulasma yonunden buyuk farklar vardir. Ornegin, insanlik bilinci atomun parcalamasina ve atom-hidrojen bombalarinin yapilmasina yol acacak duzeyde kuantum fizigi bilgisinin sorumlulugunu tasiyabilecek duzeye gelmis miydi? Ya da bu bilgiyi haketmis miydi? Veya insanlik bilinci ve paylasimciligi insan klonlayacak bilgiyi haketmis midir? Bu bilgi insanligin ve doganin zararina kullanilacak midir? Bu sorularin hepsi felsefi spekulasyonlara aciktir. Ama surasi kesindir ki, dunya'da bilgiyi ve teknolojiyi 10-15 milyon bilim insani uretmekte ve sekillemekte, geri kalan 5-6 milyar insan da bu bilgiyi kullanmaktadir; ustelik tum kontrol edici guc sadece belirli gruplarin daha fazla zenginlesmesini saglayan kapitalist trostlerin veya bir zamanlar Rusya'da oldugu gibi totaliter burokrasinin ve baskici komunist partinin elindedir (1, 2, 3, 4)

21. Yuzyila girerken, dogayi perisan eden, dunyadaki insanligin gelecegini hic dusunmeyen, insanlari somurmeyi kayitsiz sartsiz bir ideal haline getirmis, emperyalist bir kapitalist zumre bilimi yonetmekte ve bilim insanlarinin urettikleri bilginin olusturulmasi icin zerre kadar kafa yormadan, emek sarfetmeden bu bilgiyi ve gerektiginde de kara bilimi (5) kendi ozel cikarlari dogrultusunda kullanmaktadirlar; komunist ve demir perde gerisi ulkelerde ise durum cok daha buyuk bir felaket olmustur

Bilim insanlari ise urettikleri bilgiyi kullanabilme insiyatifini ellerinde tutmaktan cok uzaktirlar. Dunya'daki tek hakim guc haline gelen A.B.D.'de tum gelirin % 80'ini sadece 24 000 kisi elinde tutmaktadir; Dunya'daki en ust duzeydeki 358 milyarderin toplam geliri bu gezegendeki gelirin % 45'ini teskil etmektedir ve en altta yasayan 2.5 milyar insanin toplam gelirine esittir (6). Insanliga esitlik vaadeden Rusya gibi ulkeler ise dogu blokunda farkli bir emperyalizm cikrigi kurmaya yonelmisler, insanlari kapitalizmden daha beter bir totaliterizm ucurumuna suruklemislerdir. Bu gezegendeki sayilari birkac yuzbini gecmeyen bu ust duzeydeki "elit zumre", kendi ozel zevkleri icin "insan avlari duzenleyecek; minik cocuklara porno filim cevirtecek; gerektiginde yuzbinlerce insani bir genositte (katliam) yok edebilecek" kadar vahsidir de (7)! Cok yakin bir gelecekte bu "elit zumre", ilk buldugu yasanabilir bir gezegene goc etme veya klonlanmis kendi orneklerine bilincini ve tum hayatinin bilgisini gecirerek olumsuzlesme fantezileri kurmaya da baslayacak, ornegin uzay arastirmalarina ve norobilim calismalarina dev finansmanlar ayiracaktir. Halbuki bu dunyada halledilmeyi bekleyen pek cok beslenme, saglik, esitlik, hukuk, demokrasi problemi mevcuttur. Tum dunyanin ezilen halklari ve tum dunyanin sag duyulu bilim insanlari birlesmek ve ortak bir insanlik amaci icin bu emperyalist trostlere, komunist totaliter guclere, veya baskici gizil, totaliter guclere karsi mucadele etmek zorundadi

Bilimin bu noktaya getirilmesi icin cok buyuk mucadele verilmis, cok emek sarfedilmis, cok kafa yorulmus, cok kelle kaybedilmis ve cok kan dokulmustur! Demokratik haklarin kazanilmasi da, bilimin gelismesiyle benzer bir evrim cizgisi icerir. Bir evrimin yanisira, ikisinin de ortak yani zaman zaman "Devrimlerle" yeryuzune inmeleridir! Bilim Devrimleri, demokrasi devrimlerini tamamlayan bir etken guc de olmustur. Informasyon Devriminin esiginde oldugumuz su gunlerde, acaba bilim ve bilimsel gercekler, bilimin yuzyillardir belirlenen kati aksiyomlari, bilimin hedefleri, bazen etkin gucler tarafindan saptirilmaya ugratilmakta midir? Bilimi uretmeyen, detaylarini bilmeyen ama kullanan cogunluktaki insanlar acaba her zaman gerceklerle mi yuzyuze gelmektedirler; bu bilim kendi sagliklari, hayati ihtiyaclari aleyhine kullanilabilmekte midir? Bilim, temel amaclarinin ve aksiyomlarinin haricinde de kullanilmakta ve sinsice bir ANTI-BILIM yapilmakta midir? ANTI-BILIMIN kapsadigi konular cok genisti

Bazi yazilarimda gizli hukumetlerin ve gizli projelerin nasil kendi amaclari dogrultusunda bilimi kullanarak ANTI-BILIM yaptiklarini anlatmis; devlet-demokrasi ve hukukla ilgili herseyin "aydinlik ve seffaflik" icinde olmasi gerektigini ispatlamaya calismistim. Bilim adamlarinin, sivil ve demokratik kitle temsilcilerinin icine giremedikleri, kontrolunu yapamadiklari, otokontrolsuz, kapali kapilar ardinda yonetilen, karanlik, gizli derin devletlerin bulundugu yerde "hukuk devletinden ve demokrasiden" bahsedilemeyeceginden dem vurmustum (1, 5, 8 , 9, 10).Tam bunlarin uzerine, Abdullah Catlisiyla, Alaeddin Cakicisiyla, Yesiliyle, mafyanin Turkiye'de nasil devletin, Emniyet ve Istihbarat Teskilatinin icine sizdigi, nasil hukuk devletini ve demokrasiyi katlettigi bir bir ortaya cikti !

Gercekten de kisilerin haklarini arayamadiklari; kati, objektif ve bilimsel hukuk kurallarinin etkin olmadigi; demokratik olmayan, oto-kontrolun yapilamadigi; gizliligin buram buram tuttugu ve de ustelik belli zumrelerin cikarlari icin bazi olgularin "devlet sirri" gibi gizli gosterildigi; insanlarin "ulusal guvenlik" zirvalari ile aldatildigi; bilimsel bilgilerin yayinlanmayip, gizli hukumetlerin gizli amaclari icin "siniflanarak" saklandigi tum totaliter sistemlere ve rejimlere karsi olmak gerektigi bilimsel, demokrat ve akilci dusunen herkesin ulasacagi kacinilmaz bir sonuctur. Once ANTI-BILIM'in daha sistematik bir tanimini yapalim isterseniz; "Anti-Bilim, bilimle iliskiliymis veya bilimselmis gibi gosterildigi halde gercekte bilimsel olmayan, gerceklere ve akilci ispata dayanmayan, dunya insanliginin yararina olmayan, sadece belirli zumrelerin veya ideolojilerin ekonomik, dinsel, politik veya sinifsal cikarlarini kollamak ve guclerini arttirmak icin var edilip, gercekmis gibi gosterilen hatali bilgiler ve dusunsel kurgular butunudur"

Bilim, bilindigi uzere, dogayla ve insanla ilgili gerceklere saf aklin ve saglikli dusuncenin yoluyla ulasma ve bu gercekleri olusturan mekanizmalari, iliskileri aciklayabilme yontemi ve sanatidir. Oncelikle, "bir duste yasamadigimiza gore", gercegi tanimlamak zorundayiz. "GERCEK" (Realite), bes duyumuzla (veya bizim bes duyumuza farkli bilgilerin, olusumlarin izlerini getirebilecek aletlerin yardimiyla) ulasabildigimiz, bir mantik ve tutarlilik silsilesi icinde tum bilesenleri arasinda sistematik iliskiler kurabildigimiz; tekrarlanabilen, determinism ve kauzalite (11) ilkelerine uyan, saf akilla (pure reasoning) algilayabilip, irdeleyip aciklayabildigimiz dis veya ic (psikolojik) dunyaya ait bilgiler butunudur

Bilim bir gercegi aydinlatmak veya bir gercege ulasmak icin, once var olan bilgileri ve artik dogrulugu tartisilmayan aksiyomlari (ilk neden) onune koyar. Saf aklin yardimiyla birtakim hipotezler yaratir. Bu hipotezleri tasarladigi ve yine dogadan deneme-yanilmayla edindigi yontemlerle sinar, deneyler yapar, bu deneylerin sonuclarini matematiksel zihnin dizgiselligine sunar. Sonucta ya bu hipotezi destekleyerek yeni bir bilgiye erisir, ya da bu hipotezin yanlis oldugunu kanitlar. Bilim, kanitlanmis aksiyomlar ve teoremler dizgesinden olusmus bilgilerin ve mantigi, matematigi ve pozitif bilimleri (fizik, kimya, tip vb) bir yontem olarak benimsemis dusuncenin olusturdugu bir bilgi butunudur. Ama bilimde gerekli kanitlar bulundugu ve ispatlandigi zaman bir aksiyom veya teorem degistirilebilir. Bilimde dogma yoktur, bilim devinimsel ve devrimseldir; dinsel, toplumsal, ekonomik, kulturel, veya felsefi dogmalar bilimi ve bilim insaninin aldigi kararlari, vardigi sonuclari etkileyemez, eger etkiliyorsa, orada ANTI-BILIM vardir. Ayrica saglikli bilimsel dusunce, bilimin bulgularinin, yaptirimlarinin insanligin yararina olmasini ve doganin ic dengelerini bozmamasini gerektirir.

Ornegin evreni yarattigi iddia edilen antropomorfik (insansi) ozelliklere sahip bir super gucun, dunya'daki insanlarin davranis tarzlarini begenmeyip, onlari dogru yola sokmak icin mesihler gonderdigi hipotezi bilim icin gecerli degildir. Ayni sekilde bu gucun yazdirdigi iddia edilen kutsal kitaplardaki gerceklerin, kurallarin degistirilemez evrensel gercekler oldugu iddiasini bilim kanitlamadan kabul edemez (12, 13, 14, 15). Cunku bu iddialar ne gercek bir aksiyoma, ne deterministik verilere, ne de ispata dayanmaktadir, sadece inanca dayanmaktadir. Daha ilerideki yazilarimda deginecegim gibi, inancla varilan gerceklerin, bir dusunce kusuru, hatta hezeyan olma, olasiligi cok gucludur. Bilim adami oldugunu iddia eden birisi, 19 sayisinin ust katlarinin bilincli ve belli bir kutsal amaca yonelik olarak ilahi gucler tarafindan Kuran'da kullanildigini iddia ederse bu bir bilimsel cikarim degil, hezeyandir ve bu kisi ANTI-BILIM yapmaktadir! Amerika'da goruldugu gibi bazi din adamlari, "Bilimsel Yaratiliscilik" gibi gayri-bilimsel tezlerle ortaya cikabilmektedirler (23, 32, 33). Insan beyni dogrulari dusunebildigi kadar surekli hata yapmaya da programlanmistir (16).


Kaynak: Dr.Ümit Sayın

 

 

Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

EĞİTİMDE KÖKTENDİNCİ İŞBİRLİĞİ

5/8/2006 (Kategori: Antropoloji)

EĞİTİMDE KÖKTENDİNCİ İŞBİRLİĞİ

Prof.Dr. Aykut Kence ( O.D.T.Ü ) 23.03.2001
Son günlerde, modern bilimin Darwin’in evrim teorisini tamamen reddettiği şeklinde savlar Harun Yahya takma adı ile evrime ve bilime karşı mücadele eden kişi ve kişilerce, ve belli bazı çevrelerce sık sık yinelenmektedir. Bu savlar tamamen gerçek dışı olup evrimle ilgili olarak toplumumuzu yanıltma amacını taşımaktadırlar. Günümüzde biyoloji alanında yapılan eğitim, öğretim ve araştırmalar evrimi temel almaktadır. Evrim biyolojideki en önemli kavramdır. Evrimden sözetmeden biyoloji öğretmek periyodik cetveli anlatmadan kimya öğretmeye benzer. Ülkemizde ve dünyada bazı kimseler dinsel kaygılarla evrime karşı çıkmaktadırlar.

Yeryüzünde insanın varlığını sürdürebilmesi, hem kendi evrimini hem de diğer canlıların evrimlerini ayrıntılı biçimde anlamasına bağlıdır. Evrim olgusu dünyanın döndüğü gerçeği kadar gerçektir. Bugün binlerce bilim adamı evrimin olup olmadığı konusunda değil, evrimin nasıl olduğu konusunda araştırma yapmaktadırlar. İnsan genom projesinin de başarıya ulaştığı çağımızda insanlık, başka türlerin olduğu gibi kendi türünün evrimini de yönlendirebilecek konuma gelmiştir. Halkımızı ve özellikle gençlerimizi bu konudaki bilimsel gelişmelerin dışında tutmak kendi evrimimiz ve diğer canlıların evrimi konusunda söz sahibi olamamak anlamına gelir.

İşte bu nedenlerle refah düzeyi en yüksek olan ülkelerde son yıllarda evrim öğretimi ve araştırmalarına büyük bir hız verilmiştir. Üniversitelerde ardı ardına açılan ve adında evrim sözcüğü geçen bölüm sayıları 10-15 yıl içinde kat kat artmıştır. Yaptığımız bir araştırmaya göre son yıllarda üniversitelerde açılan evrimle ilgili bölümlerin %50’si ABD’de olup ABD’yi %14 ile Fransa, %12 ile İngiltere, %8 ile Hollanda, ve %4 ile İtalya ve İsrail izlemektedir. Modern bilim Darwin’in evrim kuramını reddetti ise neden dünyanın en zengin ülkelerinde evrim bölümleri açılmaktadır ve insanlar evrim alanında araştırma ve öğretim yapmak için para, zaman ve emek harcamaktadırlar? Bilimin dinsel kaygılarla engellenemediği demokratik ve laik ülkelerde evrim konusu, insanlığın ve diğer canlıların geçmişi ve geleceği, araştırma ve eğitimin önemli bir konusu olabilmektedir. Evrim tüm bilimlerde olduğu gibi eleştirel aklı, soru sormayı gerektirir. Evrimin öğretilmesine karşı çıkanlar ise eleştiren, soru soran bir gençlik istememektedirler. Bunun yerine kendilerine sunulan bilgileri hiç bir soru sormadan, itirazsız kabul eden bireylerden oluşan bir toplum istemektedirler.

ABD’de biyoloji derslerinde evrim eğitimi ve öğretimini engellemek isteyen köktendinci Hıristiyan gruplar zaman zaman başarılı olmuşlar ve hatta evrimden ve Darwin’den biyoloji derslerinde söz etmeyi yasalarla yasaklatabilmişlerdir. Ancak tüm bu yasalar daha sonra anayasa mahkemelerinde laikliğe aykırı bulunarak iptal edilmiştir. Daha sonra evrimle birlikte “yaratılış bilimi” adını verdikleri öğretiyi okullara sokma çabaları da yine mahkemelerce yenilgiye uğratılmış ve “yaratılış bilimi”nin dinsel niteliği nedeni ile bir fen dersinde bilimsel bir kuram olan evrim kuramına seçenek oluşturmasının anayasanın laiklik ilkesi açısından söz konusu olamayacağına karar verilmiştir (1).

Evrimin ve tüm diğer pozitif bilimlerin amacı doğa ile ilgili gerçeklere varmaktır. Bilim hoşumuza gitsin gitmesin salt gerçeğe varmayı amaçlar. Bilimin vardığı sonuçları insanlar iyi ya da kötü, doğru ya da yanlış biçimde kullanabilirler. İşte bu nedenle Darwinizm komünist, faşist, kapitalist ideolojilerce kullanılmıştır. Ama gerçekte bilimin ideolojisi yoktur. O halde evrimin her kötülüğün arkasında ve altında olduğu düşüncesine nereden varılıyor? Evrimin dine karşı olduğu şeklinde temelsiz bir kaygıdır bu düşüncenin kaynağı. Oysa Evrim bilimsel bir kuramdır ve hiç bir dinin ne karşısında ne de yanındadır. Evrim alanında araştırma yapan pek çok dindar bilim adamı, evrimi destekleyen kanıtlar bulmuşlardır ve bulmaktadırlar. Katolik kilisesi 1996 yılında evrimin bilimsel gerçekliğini kabul etmiş ve bu alandaki bilimsel araştırmaların durmaması gerektiğini savunmuştur Bilim Tanrı’nın varlığını kanıtlayamayacağı gibi, Tanrı’nın yokluğunu da kanıtlayamaz. Tanrı’nın varlığı ya da yokluğu bu nedenle de bilimin araştırma konusu dışındadır.

Bununla birlikte 1970’li yıllarda Fethullah Gülen, Darwinizm’e ve evrime karşı konferanslar vererek yoğun bir propaganda etkinliğine girişmiştir. Bu konferanslara ait kasetlerde (2) Fethullah Gülen, bütün kutsal kitapların evrimin olmadığını belgelediğini söylerek şöyle demektedir:

“...liselerde okutulacak biyoloji kitaplarını, biyokimya kitaplarını, Allah'ın adıyla bizim adamlarımız, dinimize, kökenimize inanmış, bağlı kimseler hazırlasınlar...”

Fethullah Gülen’in Türk biyoloji eğitimi konusundaki dilekleri 1985 yılında Vehbi Dinçerler’in Milli Eğitim bakanlığı sırasında gerçekleşme yoluna girmiştir (3,4). Lise biyoloji ders programına ABD’li köktendincilerle((Yaratılışı Araştırma Enstitüsü(ICR)) işbirliği içinde (5) evrime seçenek olarak yaratılış görüşü eklenmiştir (6). Lise din kültürü ve ahlak bilgisi ders kitaplarında da (7) aynı şekilde Darwin’in evrim kuramı çarpıtılmıştır.

Daha sonra 1997 yılında dönemin başbakanı Prof. Dr. Necmettin Erbakan “Genetik bilimindeki son gelişmeler Darwin nazariyesini geçersiz kılmaktadır... dolayısıyla maymundan insan olmaz, çünkü maymun hayvandır” şeklinde buyurmuştur (8). Bunun üzerine bilim insanları Türk gençlerinin yetişmesinden en başta sorumlu olması gereken başbakanın bilimle bu denli ters düşmeye hakkı olmadığı gerekçesi ile tepki gösterince (9) bir daha bu konuda konuşmamış fakat bu sefer de Harun Yahya (basına göre Necmettin Erbakan ya da Adnan Oktar) takma adıyla birisi ortaya çıkmıştır. Harun Yahya ve “Bilim Araştırma” Vakfı 1998’den itibaren Hıristiyan köktendincilerle işbirliği içinde (10) evrime ve bilime karşı çok büyük mali kaynaklarla desteklenen yoğun bir kampanya yürütmeye başlamıştır. ABD’li Hıristiyan köktendinci yaratılışçılar ise Türkiye’deki evrim karşıtları ile işbirliklerinin Türk toplumunda Hıristiyanlık inancının yayılmasında yardımcı olacağı inancındadırlar (11,12). Bu bilimdışı kampanya tarihte sık sık örneklerini gördüğümüz “din elden gidiyor” sloganıyla ilerlemeye karşı çıkan zihniyetin yeniden sergilenmesidir. Bu kampanyada ABD’deki köktendincilere paralel olarak McCarhty’ci bir yaklaşımla “Darwinizm komünizmin, ırkçılığın, ve bölücülüğün temelidir” şeklinde gerçek dışı savlar yeralmıştır.

Bütün bunlar ülkemizdeki laiklik karşıtı güçlerin derinden derine devleti ele geçirip iktidara gelmek için yıllardır oynadıkları sinsice oyunun bir parçasıdır. Bu nedenle evrime karşı yürütülen kampanyada kaynağı bilinmeyen inanılmaz paralar harcanmaktadır. Sayın Milli Eğitim bakanı Metin Bostancıoğlu’nun bir soru önergesine “Evrim kuramı çürütülememiştir” şeklindeki yanıtı doğrudur ve son derece yerindedir. Eylül 2000’de gerçekleştirilen 15. Ulusal Biyoloji Kongresinde de, yaratılış görüşünün biyoloji ders programından çıkarılması Milli Eğitim Bakanlığına önerilmiştir. Yazımın başında belirttiğim gibi halkımızı ve gençlerimizi evrim konusundaki bilimsel gelişmelerin dışında tutmaya kimsenin hakkı yoktur.

Kaynaklar
1. Creationism in schools: The decision in McLean versus the Arkansas Board of Education. 1982. Science: 215:934-943.
2. Gülen, Fethullah, Evrim Anaforu I ve II. Nil yayınları.
3. Kence, A., Evrim ve Yaratılışçılık. Cumhuriyet. 24 Nisan 1985.
4. Kence, A., 1994. Biyoloji Eğitiminde Evrim ve Yaratılışçılık.Türkiye Bilimler Akademisi Bilimsel Toplantı Serileri 2:43-47.
5. Edis, T. 1994. Islamic creationism in Turkey. Creation/Evolution 14:1-12.
6. Güven,T., Köksal, F., Öncü, C., Erdoğan, İ., Acar, Ö., Demirci, Ş., Toğral, A., Şimşek, S., 1995. Liseler için Biyoloji I. Devlet Kitapları. Milli Eğitim Basımevi.
7. Ayas, R. M., Tümer, G., 1994. Liseler için Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi I. Devlet Kitapları. Milli Eğitim Basımevi.
8. Darwin’in maymununa karşı hocanın kedisi .Hürriyet 14 ocak 1997.
9. Bursalı, O. 1997.Bilimi hiçe saymak. Haftanın Gündemi. CBT.14 Haziran 1997.
10. Matsumura, M. 1998. “Creation Science”: A Successful Export? Reports of National Center for Science Education, 18:3, p29.
11. Anonymus, 1998. ICR assists in Turkish creation movement. Acts and Facts 27:9, p1
12. Morris, J. 1998. Creationist evangelism in Turkey. Acts and Facts, 27:9.

Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

EVRiM

5/8/2006 (Kategori: Antropoloji)
EVRiM

Prof.Dr.Ali Demirsoy



Bundan yaklaşık 3-4 milyar yıl önce evrensel bir piyango çekilmiş ve büyük bir olasılıkla en büyük ikramiye dünyaya isabet etmiştir.Bu kendi benzerini üretebilen, çoğalabilen, yenilenebilen, değişebilen; fakat ancak belirli koşullar niteliğini koruyabilen canlılığın ilk mayasıdır.Bu eşsiz öz, doğanın eşsiz labaratuvarlarında 3-4 milyar yıl süreyle işlenmiş, dallandırılmış, çeşitlendirilmiş ve geçmiştekini göz önüne almazsak bugün yaşayan yaklaşık 700.000 civarında bitki, 1,500,000 civarında da hayvan türünün ortaya çıkmasına neden olmuştur.

Bu gelişimin son halkası, kuşkusuz, araştırma yeteneğine sahip, soyut düşünebilen ve öğrendiklerini zamandaşlarına ve gelecek kuşaklara en etkin bir şekilde aktarabilen "insan" dır. Atalarımızın kazandıkları bilgileri aynı yolla bize aktarmaları, tarihsel bir kültürün meydana gelmesine ve doğan her "insanın" bu kültür üzerine birşeyler ekleme olanağı bulmasına neden olmuştur.Bu gelişim, durmayan ve durdurulamayan bir sürekliliktir.Değişim , evrenin özünde vardır.Her saniye genişleyen ve değiştiren bir evrende, onun bir kısmını oluşturan parçaların sabit kalmasını düşünmek, doğaya ters düşmek demektir.Tüm canlılar ve cansızlar bu evrensel yasanın dışına çıkamazlar.Bu nedenle, evrenin gerek cansız gerekse canlı yapılarının zaman süreci içerisindeki değişimini incelemek, tarafsız ve somut bir düşünceyi yani insan olmayı gerektirir.Bu nedenle o en gelişmiş varlık olarak nitelendirilir.

Cansızların ve canlıların zaman süreci içerisinde meydana getirdikleri bu değişiklikleri inceleyen bu bilimdalına " E v o l u s i o n = E v r i m " denir.Cansızların evrimini inceleyen alt bilim dalına " A n o r g a n i k E v r i m" denir.[ Çoğunluk uzay fizikçilerinin ve astronomistlerin araştırma alanı içerisine girer] Canlı özün değişimi, " O r g a n i k E v r i m " olarak bilinir.[ başta biyologlar olmak üzere, kimyacı ve diğer bilimadamlarının araştırma alanı içerisine girer ]. Son olarak somut ve soyut düşüncenin, onunla ilgili olarak sosyal ilişkilerin evrimidir [ sosyal bilimlerle uğraşanların çalışma alanına girer ].

Nereden geldik, nereye gidiyoruz, çevremizdeki canlılar niçin var ve neden herbiri farklı şekilde yapılmıştır sorusunun ilk defa söylendiği tarih, evrim biliminin başlangıcını oluşturur.Bu da soyut düşünebilen insanlık tarihi kadar eskidir.

Her devirde, her kültür düzeyinde bu soruların değişik açıklamaları olmuştur.Düşünen insanın kafasını sürekli kurcalayan bu bilinmezlik, kökü Mezopotamya kültürlerindeki inanışlara kadar dayanan bir formülle çözüşmeye çalışılmıştır.Bu herşeyin olduğu gibi " bir defada " Tanrı tarafından yaratıldığına inanmaktı.Bu düşünceyi köken alan değişik inanç grupları, özde aynı olmakla beraber, bazı küçük farklılıklarla yaratılış modelleri geliştirmeye çalışmışlardır.Başlangıçta ve bugün hala geniş halk kitleleri tarafından benimsenen bu inanç, gerçekte binlerce yıl insanların rahatlatılmasına ve içini kemiren bu "merak" duygusunun bastırılmasına büyük hizmetleri olmuştur.Yalnız bu rahatlık, toplumlarda dogmatik düşüncenin yaygınlaşması ve doğaya yabancılaşma gibi ağır bir faturayla ödenmeye başlandı.Öyleki, bu doğmatizmin ortaya çıkarttığı asıl tortu tüm dölleri ve bireyleri etkileyerek " yalnız beş duyumuzla algılayabildiğimiz şeyleri gerçek olarak tanımaya , herşeyi olduğu gibi kabul etmeye ve onların tümünün özellikle insan için yaratılmış olduğuna inandırarak" buzdağının altındaki gerçek yapıyı öğrenmelerini engellemye başladı.

Tarih, düşündüklerini söylyen ya da gerçeğe, alışılagelmiş yöntemlerin dışında yaklaşmak isteyen "bugünkü bilgilerimizin ışığı altında ister yanılmış, ister doğruyu bulmuş olsunlar" düşünürlerin, bilimadamlarının çektikleri acılı öykülerledoludur.Kiliseye karşı evrenin sonsuzluğunu savunan BRUNO, Roma meydanında yakılırken ( 17 Şubat 1600 ) tüm baskı ve acılara katlanarak, düşündüğünü ve inandığını korkusuzca söylemek suretiyle, gelecek kuşaktaki bilim adamlarına önderlik etmiştir.....

Fiziksel olarak değişen evreni, düşüncelerimizde ve inançlarımızda sabitleştirerek sonuca varmaya olanak yoktur.Çünki hiçbir düşünce ya da işleyiş, evrensel yasalara karşı koyamaz.Toplumların baskı altında tutularak ya da bazı dogmatik fikirler aşılanarak değişmez ve kararlı bir hale getirilmesi denenmiş; fakat, bu evrensel yasaya aykırı olduğu için sonuç alınamamıştır.Son yüzyılımızda , bu gerçeği benimseyerek, bilimsel düşünceyi her boyutta serbest bırakan toplumlar, çağdaşlaşmış ve özellikle doğanın ana ilkelerini ortaya koyan temel bilimler alanında patlarcasına büyüme ve gelişmeyi sağlamıştır.Bunun en doğal sonucu olarak evrim düşüncesinde de birçok gelişmeler ortaya çıkmıştır.Bu evrimsel düşünce değişimi tüm hızıyla zamanımızda da sürmektedir.Son 30 yılda gelişen alet ve aygıtlarla yapılan denemeler ve gözlemler, özellikle biyoloji alanında ve uzay çalışmalarında elde edilen bulgular, evrenin yapısını ve dokusunu gerçeğe biraz daha yaklaştırarakaçıklamaya başlamıştır.Artık, bugün biz canlı ve cansız evren konusunda belirli temel bilgilere ve ilkelere sahibiz.Fakat bu ana ilkeler arasındaki dokunun örülmesi daha yüzlerce yıl alacaktır.Zaten Evrimin temel ilkesi de budur." YETER VE DUR" kelimeleri evrimin anlamına ters düşer.

Bu makale Prof Dr. Ali DEMİRSOY'un Kalıtım ve Evrim Kitabından alınmıştır

Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

Archaeopteryx fosili

5/8/2006 (Kategori: Antropoloji)





ARCHAEOPTERYX
Bu yazinin kahramani Archaeopteryx eger 20. Yuzyilda boylesine meshur olacagini, bilim insanlarini boylesine ugrastiracagini bilseydi ve dusunebilseydi herhalde bize kendisi hakkinda daha fazla ipucu birakirdi! "Eski kanat" anlamina gelen Archaeopteryx 'in ilk fosili, Darwin'in "Origin of Species by Means of Natural Selection" isimli kitabi yayinlandiktan iki yil sonra, 1861'de Bavyera'da Solnhofen kirec tasi havzasinda bulunmustur. O gunden bu yana, ayni alanda toplam 6 Archaeopteryx fosili ve bir de tuy bulunmustur. Bu fosillerin olusmasi tamamen dev bir tesaduftur, buyuk olasilikla 150 milyon yil once, bugunku Almanya civarinda ucusmaya calisan Archaeopteryx'leri, guclu bir ruzgar buradaki tuzlu lagoona (gol) getirmis ve ortamda tesadufen olan kirecten zengin sedimentler zamanla kahramanlarimizi fosillestirmistir. Kirectasinda bulundugu icin ismine Archaeopteryx litographica denmistir. Archaeopteryx bilinen en eski kus fosilidir, ama bu ondan daha once baska atalari veya surungen-kuslar olamayacagini gostermez (10, 11, 30).



Seriatcilar ve Yaratiliscilar tarafindan en fazla saldirilan fosil Archaeopteryx'dir. Duane Gish ve onun Turkiye'deki hayrani Yaratiliscilar, Archaeopteryx'in bir surungen degil, siradan bir kus oldugunu ve oyle yaratildigini, bugun bile pence-kanatli baska kuslar oldugunu, pencelerinin ve dislerinin olmasinin Archaeopteryx'i bir surungen yapamayacagini iddia etmektedirler. Evrim biyologlari ve paleontologlar ise tamamen zit gorustedirler ve Yaratiliscilari defalarca curutmuslerdir (8, 9, 10, 11, 13, 15). Herseyden once surungenler tum yasantilari boyunca buyumeyi surdururler; kuslar ise, cok hizli olarak eriskin hale gelirler. Surungenlerde, iskeletin buyume merkezi bosluklu kemiklerin govdesidir, kuslarda ise bu, epifiz isimli kartilajli uclarindadir. Archaeopteryx'in hic bir kemiginde bosluklu kemige ait iz bulunamamistir (10), kemik yapisinin gelisimi kuslarinkini andirmaktadir. Ayrica penceli kanadinda ve kuyrugunda tuylerinin olmasi da kuslarda bulunan bir ozelliktir, tuylerin surungenlerdeki pulcuklardan evrimlestigi dusunulmektedir. Archaeopteryx'in tuyleri asimetrik ve aerodinamik bir form gostermektedir, ucamayan devekusu gibi hayvanlarin tuyleri ise daha simetrik bir yapi gosterir. Bu ozelligi ile de Archaeopteryx kuslara yakindir.



Archaeopteryx'in elimizdeki 6 fosilinde sternuma (gogus kemigi) rastlanamamistir, var olsa bile cok kucuk olma ihtimali vardir (bkz sekil 2-B-C-H), halbuki kuslarda aerodinamik yapiya uygun, ucus sirasinda ic organlari koruyan yassi bir sternum mevcuttur. Buraya ucmayi saglayan pektoral kaslar (gogus kaslari) baglanir. Archaeopteryx'in benzeri kuvvetli pektoral kaslari olduguna dair kanit vardir (10), ama bu kaslar sternum yerine abdominal (gastral) kaburgalara tutunmaktadir. Gastral kaburgalar, ince balik kemigi gibi yapilardir ve amfibianlarda, timsahlarda, kertenkelelerde de mevcuttur. Archaeopteryx'in iyi bir ucucu kus olmadigini gosteren kanitlar vardir; iyi ucucu kuslarda hava kesecikleri akcigerlerden kemiklere kadar uzanip baglanirlar, boylece ucus sirasinda harcanan enerjinin saglanmasi icin oksijen gereksinimi karsilanmis olur.Archaeopteryx'de boyle hava keseciklerinin olmadigi gosterilmistir. Ayrica Archaeopteryx'in uc parmakli eli , kanat kismi ile butunlesmistir, ama kuslarda gordugumuz el kemiklerinin birbirine kaynayarak olusturdugu tek kemik yapi henuz gelismemistir (10, 11). Bu da kolun kanatlari destekleme miktarini azaltir (bkz sekil 2). Ayrica kol kemigi ulna kuslarinkinin aksine cok duzdur, halbuki kuslarda tuyler daha egrilerek alanini arttirmis olan ulnadaki cikintilara tutunurlar; yani Archaeopteryx'de tuyler kemige kadar ulasip, kemige tutunmamaktadirlar. Bu nedenlerle Archaeopteryx'in agaclara tirmanip, oralardan planor gibi suzulen, veya kanat cirparak yerden kisa sure havalanan bir dinozor oldugu dusunulmektedir.



Archaeopteryx neden dinozordur? Archaeopteryx, iskelet sistemi acisindan surungenlere ve dinozorlara benzemektedir. Ayni Compsognathus (ve diger Theropoda'lar ) gibi iki arka ayaginin uzerinde, one dogru egimli durmaktadir. Bu postur ve iskelet yapisi, kuslarinki ile celismektedir. Archaeopteryx'in 23 kuyruk vertebrasindan olusan esnek kuyrugu Triassic ve Jurassic donemlerinde gorulen kuyruklu ucan saurianlarda mevcuttur. Bu kuyruk, hayvanin kosarken veya ucmaya calisirken, ani yon degistirmelerine yardimci olmaktadir. Ayrica agirlik merkezi de Archaeopteryx ile kuslarda cok farklidir ve bu fark Archaeopteryx'in kuslar kadar bagimsiz, rahat ucamayacaginin en bariz kanitlarindan birisidir. Modern kuslarda bu kuyruk ufalmis ve tek bir kemik halinde kaynamistir. Ayrica dislerinin olmasi ve agzinin bir gagadan cok, disli bir dinozor agzina benzemesi, beslenmesi icin gerekli olan ve Theropoda atalarindan kalan bir ozelliktir. Modern kuslarda gaganin icerisinde sivri, dinozor disleri mevcut degildir.



Surungenlerde ayaktaki metatarsal kemikler birbirinden ayridir, modern kuslarda bu metatarsal tek kemik olarak kaynamistir. Archaeopteryx'den once olusmus ve anatomik olarak Archaeopteryx'e cok benzeyen Compsognathus'da ayaktaki metatarsal ayridir, Archaeopteryx'de ise bu metatarsal yari olarak kaynamistir, yani Archaeopteryx ayak metatarsallari olarak ne bir kusa, ne de bir surungene benzemektedir (bkz Sekil 2-B-C). Ama Archaeopteryx'in ayaklari, Therepoda atalarina benzemektedir: uc uzun ayak parmagi, bir de geri giden kisa parmak. Keskin tirnaklari olan bu ayaklarin anatomik yapisi, Archaeopteryx'in ayaklarini kullanarak avlandigini ve agaclara tirmandigini gostermektedir. Archaeopteryx buyuk ihtimalle daha buyuk dinozorlardan kacmak icin agaclara tirmanan ve agaclardaki boceklerle beslenen bir dinozor-kustu; pek kuslasmamis (!) kanatlari ise onun agac dallarindan agac dallarina atlamasina, suzulmesine yardimci oluyordu. Bir dumen gorevi goren kuyrugu ve guclu pektoral kaslari, agaclardan agaclara ucusarak yasamasina olanak sagliyordu. Calilar arasinda kisa mesafede kanatlarini cirparak ucmasi ve gerek avlanirken, gerekse diger dinozorlardan kacarken ona yardimci oluyordu; kanatlarini yuzlerce milyon yilda evrimlestirmis olmasi da buyuk bir ihtimaldi. Archaeopteryx'in agaclarda yasayan buyuk buyuk torunlari da 65 milyon yil onceki "dinozor apokalipsinden" (apokalips: yokolus) en az etkilenen dinozor torunlariydilar buyuk ihtimalle. Zamanla bugunku kuslara evrimlestiler. Son zamanlarda dunyanin cok farkli yerlerinde bulunan 70-130 milyon yillik kus fosilleri de Archaeopteryx'den kuslara gecis hakkinda cok net kanitlar sunmuslardir (10, 11, 30, 31).



KUSLARIN KOKENI VE DINOZOR-KUSLAR
Yakin gecmise kadar kuslar biyolojinin en gizemli konusuydu, cunku diger canlilardan cok farkli bir yapiya sahiptiler; tuyleri, dissiz gagalari, ici bos kemikleri, ayak penceleri, lades kemikleri (klavikula), derin ve aerodinamik gogus kemikleri, minik kuyrukkemikleri, yon bulma yetenekleri hep bilim insanlarini mesgul etti. Yukarida anlattigimiz gibi Archaeopteryx'in surungenlerden kuslara gecisin ilk orneklerinden biri oldugunun ispatlanmasi bu gizemi bir olcude ortadan kaldirdi. Archaeopteryx fosillerinden beri pek cok gecis donemi kus-dinozoru bulundu (10, 11, 15, 30, 31). Archaeopteryx 150 milyon yasinda olmasina karsin ondan daha eski gecis turlerinin olmasi da olasidir. Ama bu turlere ait izlerin bulunabilmesi cok zordur, belki de hic bulunamayacaktir. Archaeopteryx'in sadece bir dinozor ya da sadece bir kus oldugu varsayilsa bile, bu Evrim Kuramini cokertmez, kaldi ki Archaeopteryx ismiyle , cismiyle bir dinozor-kustur....

Konunun cok uzayacak olmasi nedeniyle burada aciklayamayacagimiz bir cok bilimsel kanit, modern kuslarin arka ayaklarinin uzerinde duran Theropoda isimli dinozorlardan evrimlestigini gostermektedir. Sekil 2-E, F, G, H, I'da verildigi uzere Theropoda (Cleophysis) Tetanurae'den (orn. Allosaurus'dan) onceki bir dinozordur. Allosaurus, Velaciraptor'a, o da kahramanimiz Archaeopteryx'e evrimlesmistir (7, 8, 10, 11, 15, 31). Sekil-3'de bu evrimlesme surecinde bazi kemiklerdeki degisimler izah edilmektedir. Hic unutulmamasi gereken bu evrimlesmenin 100 yil, 1000 yil degil bir kac yuz milyon yil aldigidir. Theropoda'nin evriminde ozellikle on ekstremiteler, pelvis, eldeki bilek kemikleri ve parmaklarda, klavikula'da degisim olmustur, bu degisimin nedenlerinin ve mekanizmasinin belirlenmesi bugunku bilgilerle mumkun degildir, ama 100 yila kadar bu konuda dev adimlar atilacagina kesin gozuyle bakilmaktadir. Theropoda'lar pek cok acidan diger dinozorlardan farklidirlar. Ornegin dinozorlarin yaptigi gibi, bir suru yumurta yumurtlamazlar; sadece kuslar gibi bir iki yumurta yumurtlayip, onlari surekli korumaktadirlar. Oviraptor isimli Theropoda'nin fosili yumurtalari ile bulunmustur (11). 1996 ve 1997'de Cin'de bulunan hindi buyuklugundeki Sinosauropteryx , aradaki bir halkayi daha doldurmustur. Sinosauropteryx, kesinlikle bir kus degildir, ama dinozorlardan da farklidir, Archaeopteryx'in onculu Compsognathus'a benzemektedir. Ikinci bulunan yaratik, Protarchaeopteryx ise gercek tuylere ve tuylu bir kuyruga sahiptir. Ama yakin incelemeler bunun bir Theropoda oldugunu gostermektedir, yani Archaeopteryx'e gecis onculu Theropoda'lar da bulunmaktadir (11).

Ucus olgusu icin iki hipotez mevcuttur. Birinci hipoteze gore, dinozor-kuslar, agaclara avlanmak veya kacmak icin tirmanip, once agactan agaca suzulerek ucmayi ogrenmislerdir; ilk ucuslar planor benzeri, suzulme tarzindadir; sonra diger ucus yetenekleri kazanilmistir. Oteki hipoteze gore, yerde kosarken, avlanirken, kacarken, tuylu kanatlarini cirpistirmislar ve kisa mefaselerde ziplayarak, ucmayi ogrenmislerdir.

Su andaki bilgilere gore (Subat 1998) gecis soyledir, bu dizgeye zamanla pek cok kus-dinozor eklenecektir (11):

Velociraptor uzun kapici kollar
Archaeopteryx ucus tuyleri, kisalmis kuyruk, uzamis kollar, ziplamali-kisa ucus
Iberomesornis daha guclu kanatlar, omuzdan goguse inen kemikler, yerden yukselme
Enantiornithes iskelette daha fazla kaynama, alula, artmis ucus yetenekleri
Ichthyornithiformes kisa arka kuyruk, buyumus sternum, kalca ve pelvis kemikleri daha kompakt, ilk bagimsiz havalanarak ucus yetenekleri Modern kuslar

FOSILLER VE ARCHAEOPTERYX OLMASA EVRIM KURAMI COKER MI?
Yazinin ilerideki bolumlerinde Archaeopteryx'in neden iyi bir gecis surungeni olduguna dair kanitlar sunacagiz. Ama diyelim ki, tum fosiller "muzip bir uzayli" tarafindan kayalarin altina yerlestirildi ve tum fosiller "fos" cikti! Bu bile Evrim Kuramini cokertmez, cunku fosiller, Archaeopteryx, ve diger gecis hayvanlari sadece mekanizmalarin izahi icin gereklidirler! Evrim Kuraminin aksiyomatik yapisinda yer almazlar. Varsayalim ki, henuz hic bir fosil bulamadik; bu tum ara canlilarinin kayboldugunu dogaya karistigini gosterir. Zaten fosillerin bulunabiliyor olmasi bile buyuk bir sansdir.

Kaynak : Dr. Umit SAYIN

 

 

Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

Dilin kökeni ve beyne etkileri

5/8/2006 (Kategori: Antropoloji)

Dilin kökeni ve beyne etkileri

İlk İnsan aklında evrimleşen dördüncü bilişsel alan dil alanıydı. Büyük olasılıkla, 2 milyon yıl kadar önce, seslendirmenin zenginleşmesi yönünde seçilimci baskılar oluşmuş olmalıydı. Burada, Robin Dunbar ve Leslie Aiello’nun öne sürdükleri, dilin başlangıçta aletler ve avcılık gibi konular hakkındaki bilgilerden ziyade, yalnızca sosyal bilgileri iletmek için evrimleşmiş bir iletişim aracı olduğu yaklaşımını benimsedim. Grup büyüklükleri arttıkça, genel olarak kara yaşantısının neden olduğu baskılardan ötürü, tüy temizleme yoluyla sosyal bağlar oluşturmak için harcadıkları zamanı azaltmayı başaran bireyler ya da aynı zamanı vererek daha fazla sosyal bilgi toplayabilenler, üreme açısından daha başarılı olmuşlardı.



Tıpkı ağaçlarda yaşayan australopithecinelerin bipedalizmin evrimleşmesini olanaklı kılması gibi, bipedalizm de İlk Homolar, özellikle de H. erectuslar arasında gelişen seslendirme kapasitesinin evrimleşmesini sağlamıştı. Bu durum Leslie Aiello tarafından açıklığa kavuşturulmuştur. Aiello, bipedalizmin gerektirdiği dik duruş pozisyonu sırasında, boğazda, kuyruksuz büyük maymunlarınkinden çok daha aşağıda yer alan gırtlağın aşağı nasıl indiğini anlatmıştır. Gırtlağın yeni pozisyonunun sonucu değil ama bir yan ürünü, ünlü ve ünsüzlerin seslerini oluşturacak daha büyük bir kapasitenin ortaya çıkması olmuştu. Ayrıca, bipedalizmle ortaya çıkan nefes alma kalıplarındaki değişiklik de ses kalitesini geliştirmişti. Artan et tüketimi de önemli bir dilsel yan ürün oluşturuyordu, çünkü et ve yağların çiğnenmesi büyük miktarlarda kuru bitkilerin çiğnenmesinden daha kolay olduğu için, dişlerin boyutları küçülebiliyordu. Bu küçülme, çenenin geometrisini değiştirmiş, dilin, konuşmak için gereken, yüksek kaliteli ve çeşitli sesleri çıkarmasını, ağız boşluğu içinde hassas hareketler yapabilmesini sağlayacak kasların gelişmesine olanak sağlamıştı.

Dilsel kapasite İlk İnsan aklında sosyal zeka alanıyla yakından bağlantılıydı. Ama teknik zeka ve doğal tarih zekası bunlardan ve birbirlerinden ayrı kalmıştı. Bu durum, İlk İnsanların arkeolojik kayıtlarının farklı özelliklerini yaratmıştı. Bu özellikler bazı açılardan çok çağdaş, bazı açılardan ise çok arkaik görünüyorlardı.

H. erectus belki de bugünkü kuyruksuz büyük maymunlarda gördüğümüzden temel olarak daha karmaşık bir seslendirme kapasitesine sahipti, ama insan diliyle karşılaştırıldığında bu kapasite oldukça basit kalıyordu. Dilin, geniş bir kelime haznesi ve bir dizi gramer kuralından oluşan iki temel tanımlayıcı prensibinin evriminin, 500 bin ila 200 bin yıl önce meydana gelen ikinci beyin büyüme dönemiyle ilişkili olduğu sanılmaktadır. Bu unsurların varlığına rağmen, dilin özü sosyal bir dil olarak kalmıştır. Beynin bu ikinci büyüme dönemiyle ilgili bir açıklama öne sürmek, bu açıklamayı, kökeni bipedalizme ve kara yaşam tarzına bağlı olduğu açıkça belli olan birinci büyüme dönemi için yapmak kadar kolay değildir.

Bir olasılık, tekrarlanan beyin büyümesinin sosyal grupların daha da büyümesi ve bunun sonucunda zenginleşen dilsel kapasiteli bireylerin seçilim avantajına sahip olmasıyla ilişkili olabileceğidir. Bununla birlikte, büyük gruplara duyulan gereksinim, bunun, bireyin günlük temelde yaşadığı dar grupla değil daha büyük olan “bilişsel grup”la ilişkili olduğunu düşünsek bile, açık değildir. Aiello ve Dunbar bunun yalnızca global insan nüfusundaki artışı ve etçillere karşı değil ama diğer insan gruplarına karşı korunma gereksinimini yansıttığını öne sürerler.

Bununla birlikte burada evrim için yeni bir fırsat kapısı aralanmaktadır. Dil, akla (bireyin kendi aklına ya da bir başkasınınkine) bilgi iletmek için bir araç olarak iş görmeye ve bunu sosyal olmayan bilgi parçacıklarıyla yapmaya başlar başlamaz, beynin doğasında da bir değişim başlamıştı. Dil sosyal fonksiyonundan genel amaçlı bir fonksiyona dönüşmüş, bilinç ise diğer bireylerin davranışlarını tahmin edecek bir araçken, tüm davranışsal alanlarla ilişkili akılsal bir veritabanını idare edecek bir araç haline gelmişti. Akılda, yeni işlem gücünden çok yeni ilişkileri yansıtan bilişsel bir akışkanlık ortaya çıkmıştı. Dolayısıyla bu akılsal değişim beyinde bir büyüme olmaksızın meydana gelmişti. Aslında bu değişim, yalnız insan aklına özgü olup, avcı-toplayıcı davranışı açısından birçok sonuçları olan sembolik kapasitenin kökenini oluşturuyordu. Ve artık görebildiğimiz gibi, bu özelleşmiş tip akılsallıktan genelleşmiş akılsallığa geçiş, ilk primatlara kadar uzanan bir dizi dalgalanmanın sonuncusuydu.

Bu bilişsel akışkanlık için seçilime yönelik en güçlü baskılardan biri dişiler için yiyecek sağlamaktı. Beynin büyümesi, dişilerin enerji tüketimini çoğaltan bebek bağımlılığının artmasıyla sonuçlanmış, bu yüzden dişilerin kendi yiyeceklerini sağlaması zorlaşmıştı. Dolayısıyla erkeklerin yiyecek sağlaması gerekli hale gelmiş ve bu da doğal tarih zekası ile sosyal zeka arasında bir bağlantı gereksinimiyle sonuçlanmıştı. O halde, Yakın Doğu’nun İlk Çağdaş İnsanlarının davranışlarından anlaşılabileceği gibi, belki de bu bilişsel alanların birbiriyle entegre olan ilk alanlar olması ve ardından teknik zekanın onları izlemesi şaşırtıcı değildi. Ayrıca bebeklik döneminin uzaması bilişsel akışkanlığın gelişmesi için gereken zamanı da sağlamış oluyordu.

Bilişsel akışkan zihne geçiş ne kaçınılmaz ne de önceden planlanmış bir gelişmeydi. Evrim yalnızca çeşitli özelleşmiş zekaları olan bir akıl üreterek farkında olmadan yarattığı fırsatlardan yararlanmaktaydı. Aklın 100 bin yıl önce, özelleşme kapasitesi açısından bir sınıra ulaşmış olması mümkündü. Bilişsel akışkanlığın diğer İlk İnsanlarda, Neanderthallerde ya da Asya’nın arkaik H. sapienslerinde neden evrimleşmediği sorulabilir. Aslında, Avrupa’daki Neanderthallerin sonuncusunda sosyal ve teknik zekalar arasında bilişsel akışkanlığın izine rastlamak mümkündür. Çünkü bu Neanderthaller biçimleri zaman ve mekanla sınırlı olan ve bu yüzden sosyal bilgi taşıyabilecek el ürünleri yapmaya başlamış gibi görünmektedirler. Yine de bu gelişme tamamlanamadan tam bir bilişsel akışkanlığa erişmiş olan Çağdaş İnsanlar tarafından yokluğa itilmişlerdi.

Bilişsel akışkanlık insaların sanat ve din gibi yeni etkinlik türleriyle ilgilenmelerini sağlıyordu. Bunlar ortaya çıkar çıkmaz, genç akılların gelişimsel içerikleri değişmeye başlamıştı. Çocuklar sanat ve din ideolojilerinin var olduğu bir dünyaya geliyorlardı; bu dünyada aletler özel görevler için tasarımlanıyor ve özdeksel kültürün bütün malzemeleri sosyal bilgiyle donanıyordu. 10 bin yıl öncesine varıldığında tarımsal bir yaşam biçiminin başlangıcı ile gelişimsel içerikler daha da köklü biçimde değişmeye başlamıştı. Tarımsal yaşam biçimi, bilişsel akışkanlığın bir başka yan ürünüydü. Bu yeni kültürel içeriklerle büyüyen çocukların akıllarında doğuştan var olan sezgisel bilgiler, yeni tür özelleşmiş bilişsel alanlar için bir “marş pedalı” işlevi görmüş olabilirdi. Örneğin endüstriyel bir ortamda büyüyen küçük bir çocukta artık “doğal tarih zekası” gelişmeyebilirdi. Bunun yerine, her ne kadar hiçbir tarihöncesi avcı-toplayıcıda böyle bir alan gelişmemişse de, bazı ortamlarda “sezgisel fiziğin” belirli özelliklerinin marş pedalına basmasıyla, matematikle ilgili bir özelleşmiş alan gelişmiş olabilirdi.

Kültürel evrimin bilişsel akışkanlığın ortaya çıkmasıyla serbest kalan, heyecanlı ve devamlı büyüme hızı, genç akılların içeriklerini değiştirmeye devam ediyor, bunun sonucunda da özel alanlı yeni bilgi türleri ortaya çıkıyor. Ama, bütün akıllar bilişsel bir akışkanlık geliştiriyorlar, çünkü bu çağdaş aklın tanımlayıcı özelliğini oluşturuyor.

(Steven Mithen, Aklın Tarih Öncesi, “Aklın Evrimi” başlıklı bölümden derlendi. Dost Kitabevi, Ankara, Aralık, 1999)



KUTU

İnsanın kısa öyküsü

A. ramidus, A. anamensis


A. ramidus 4.5 milyon yıl öncesinde yaşamış, bilinen en eski insan atasıdır. 1994’te Etiyopya’nın Orta Awash bölgesinde bulunan ve diğer bütün insan atalarına göre daha fazla maymun özellikleri sergileyen 17 fosil örneğinin yardımıyla tanımlanmıştır. A. ramidus’un bedeni şempanzeninkine benzetilebilir. Aslında, bu fosillerin Ardipithecus adıyla yeni bir sınıflandırmaya dahil edilmesi de önerilmektedir. Fosillerin elde edildiği alandaki ağaç, tohum ve maymun örnekleri A. ramidus’un ormanlık bir bölgede yaşamış olduğunu göstermektedir.

A. anamensis, Kenya’da Kanapoi’de 1955 yılında bulunan dokuz fosil örneğinin yardımıyla tanımlanmıştır. Bu türün 4.2-3.9 milyon yıl önce, yine ağaçlık ya da çalılık habitatlarda yaşadığı anlaşılmaktadır. A. ramidus’tan oldukça büyük olduğu görülmekteyse de, kafatasının arka kemiklerinin (postcranial) bulunamaması yüzünden iki tür arasında bir karşılaştırma yapmak zorlaşmaktadır. Muhtemelen, bir süre çağdaş yaşadıkları düşünülmekte, A. afarensis ile olan ilişkilerine ise açıklık getirilememektedir.

İnce yapılı Australopithecineler (A. afarensis ve A. africanus)

Bu iki tür 4 milyon yıl ile 2.5 milyon yıl öncesi arasında yaşamışlardır ve ikisi birlikte “ince yapılı australopithecineler” olarak anılmaktadırlar. A. afarensis, en iyi şekilde, takma adı “Lucy” olan, neredeyse eksiksiz bir iskelet fosili aracılığıyla tanınmaktadır. Lucy, A. afarensis’in pek çok başka örneği ile birlikte, Etiyopya’nın Hadar bölgesinde keşfedilmiştir. 1-1.5 m (3 ft 3 in-5 ft) boyunda ve 30-75 kg (66-165 lb) ağırlığında olup 400-500 cc’lik bir beyin büyüklüğüne sahip olduğu sanılmaktadır. Küçük yapılı, kolları bacaklarına oranla daha uzun, el ve ayak parmakları kıvrıktı. Bu özellikler A. afarensis’in ne tam bir iki ayaklı, ne de tamamen ağaçlarda gezmeye uyum sağlamış bir tür olduğunu öne sürmektedir. Laetoli, Tanzanya’da bulunan ve 3.5 milyon yıl öncesine ait olan ayak izlerinin A. afarensis tarafından bırakıldığı tahmin edilmektedir.

A. africanus’un fosilleri Güney Afrika’da bulunmuştur. Bu tür, A. afarensis’le yaklaşık aynı boyutlara ve aynı beyin kapasitesine sahip olup iki ayak üzerinde yürümeye uyum sağlamış gibi görünmektedir. Daha yüksek bir alın yapısına ve daha az çıkık kaş kemerlerine sahip olan kafatasıyla A. africanus’unki arasında karşıtlıklar bulunmuştur. Diş yapısı açasından A. afarensis’inkilerle karşılaştırıldığında, A. africanus’un kesici dişlere benzeyen daha küçük köpek dişleri ve daha geniş öğütücü dişleri vardır.

İri yapılı australopithecineler (P. boisei ve P. robustus)

İri yapı özellikleri belirgin olarak evrimleşmiş olan australopithecineler, Paranthropus olarak adlandırılan farklı bir sınıflandırmaya dahil edilmişlerdir. Güney Afrika’da bunlar P. robustus olarak anılmaktadırlar ve 40-80 kg (90-175 lb) ağırlığındaydılar. Bu durum, çağdaş gorillerde olduğu gibi, erkeklerin dişilerden önemli ölçüde daha büyük olduklarını akla getirmektedir. Doğu Afrika tipi olan P. boisei ise daha büyük ve 1.4 m (4ft 6 in)’lik boyu ile biraz daha boylu olmalıydı.

İri yapılı australopithecinelerin anatomik özellikleri pek çok bitkisel gıdanın öğütülmesini içeren otçul bir beslenme şekline ve dişler arasında hatırı sayılır bir güç üretildiğine işaret eder. En dikkat çekici özellikleri kalın altçene kemikleri, çok büyük öğütücü dişler ve kafatasında bulunan ve güçlü çiğneme kasları için gerekli bağlantıyı sağlayan ok şeklindeki kemiktir. Fosil kayıtlarında 2.5 milyon yıl önce görülmesinin ardından, Paranthropus türü, günümüzden 1 milyon yıl öncesine kadar yaşamını sürdürmeye devam etmiştir.

İlk homo (H. habilis, H. rudolfensis ve H. ergaster)

Yaklaşık 2 milyon yıl önce Homo sınıfına dahil edilen yeni fosil tipleri ortaya çıkmıştır. Bunlar şekil ve büyüklük açısından dikkat çekici bir çeşitlilik göstermektedir ve bunun sonucunda farklı türleri temsil etmeleri de olasıdır. Hepsinin tipik özelliği 500-800 cc arasında değişen ve australopithecinelerden daha büyük bir beyin hacmine sahip olmalarıdır. Bu bulguların ortaya çıktığı en önemli bölgeler Olduvai Gorge, Tanzanya ve Koobi Fora, Kenya’dır. H. habilis’in en iyi korunmuş örneği olan KNM-ER 1470 burada bulunmuştur. H. habilis beden yapısı olarak daha çok australopithecineye benziyordu, ama insana benzer bir yüz ve diş yapısına sahipti. Buna karşılık, H. rudolfensis insana benzer bir bedene sahip olmakla birlikte, australopithecinelerin yüz ve diş yapısı özelliklerini korumuştu. 1.6 milyon yıl öncesine gelindiğinde, bu ilk Homo türlerinin fosilleri artık görülmez olmuştur. Bu boşluğun, bir başka Homo tipi olan H. ergaster’den evrimleşen H. erectus tarafından doldurulduğu anlaşılmaktadır.

H. erectus

H. erectus’un ilk fosilleri 1.8 milyon yıl önce Afrika’nın Koobi Fora bölgesinde ve Java’da bulunmuştur. H. erectus’un Afrika’daki ilk Homolar’dan türediği, daha sonra hızla Asya’ya yayıldığı düşünülmektedir. Gürcistan’daki Dmanisi bölgesinden H. erectus’a ait bir altçene kemiği de çıkarılmıştır. Bunun yaklaşık 1.4 milyon yıllık olduğu tahmin edilmektedir. H. erectus, 750-1250 cc hacminde, ilk Homolar’ınkinden daha büyük bir beyne sahipti. Çıkık kaş kemerleri ve iri yapılı bir iskeleti vardı. Asyalı H. erectus’un, Zhounkoudian Mağarası’ndan çıkarılan ve bir zamanlar “Pekin adamı” olarak bilinen Homolar’ınkine benzeyen kafatası, kemik çıkıntıları ile Afrika’dakilerin kafataslarından daha sıkı şekilde desteklenmiştir. En şaşırtıcı H. erectus fosili Kenya’daki Nariokotome bölgesinden çıkartılan ve 12 yaşında bir çocuğa ait olan eksiksiz sayılabilecek bir iskelettir. Bu örnek hızlı çocuk gelişimi açısından kanıt oluşturmaktadır. Bu hızlı gelişme ilk insanlara özgü bir özellik gibi görünmektedir. Bahsi geçen fosil, tropik ortamlarda yaşayan insanların fizik özelliklerine sahiptir. H. erectus 300 bin yıl öncesine kadar yaşam sürmeye devam etmiştir.

Arkaik H. sapiens, H. heidelbergensis

Arkaik H. sapiens’e ait örnekler yaklaşık 400 bin ile 100 bin yıl öncesi arasında, Afrika ve Asya’da bulunmuştur. Afrika’da Broken Hill, Florisbad ve Omo’dan, Doğu Asya’da ise Dali ve Maba’dan gelen örnekler oldukça önemlidir. Arkaik H. sapiens iyi tanımlanmamış bir türdür ama 1100-1400 cc hacmindeki daha iri boyutlu beyni ve daha yüksek ve yuvarlak olan kafatası ile H. erectus’tan ayırt edilebilmektedir. İskeletinin kalan kısımları ile ilgili çok az bilgi vardır. Bununla birlikte onun da H. erectus kadar iri yapılı ve kaslı olduğu sanılmaktadır.

H. heidelbergensis Avrupa’daki ilk insanlar için kullanılan isimdir ve H. erectus’tan türemiştir. Onunla ilgili çok az kalıntı olduğu bilinmektedir. Almanya, Mauer’de yalnızca bir çene kemiği ve İngiltere, Boxgrove’da bir bacak kemiği parçası bulunmuştur ve bunların her ikisi de yaklaşık 500 bin yıl öncesine aittir. İki örnek de H. heidelbergensis’in büyük ve iri bir tür olduğunu düşündürmektedir. İspanya, Atapuerca’da bulunan ve kısa süre önce en az 780 bin yıllık olduğu saptanan insan fosilleri de H. heidelbergensis’e ait olabilir.

Neanderthaller (H. neanderthalensis)

H. neanderthalensis’in, 150 bin yıl önce H. heidelbergensis’in evrimleşmesi sonucunda oluştuğuna inanılmaktadır. 220 bin yıl öncesine ait olup Kuzey Galler’deki Pontnewydd Mağara’sında bulunan örnekler üzerinde kolay tanımlanabilecek bazı Neanderthal özellikleri bulunmuştur. “Klasik” Neanderthaller Avrupa ve Yakındoğu’daki arazilerde bulunmuşlar, 115 bin 30 bin yıl arası bir zaman önce yaşamışlardır. Fransa’da Saint Cesaire bölgesinde (33 bin yıl öncesine ait), Yakındoğu’da Tabun (110 bin yıl öncesine ait), Kebara’da (63 bin yıl öncesine ait) bulunan fosiller dikkat çekicidir. H. neanderthalensis, 1200-1750 cc hacmindeki daha büyük beyni, daha geniş burnu ve belirgin olmayan kaş kemeriyle H. erectus’tan ayırt edilir. Kısa bacaklı, tıknaz ve adaleli olup güçlü bir bedene, geniş, fıçı biçimli bir göğüse sahiptir. Anatomik özelliklerinden birçoğu buzul ortamlarda geçen yaşamına uyum sağlarken oluşmuştur. Neanderthal bedenlerinin, güç bir fiziksel yaşam biçimini yansıttığı sanılmakta, dejenerasyona neden olan hastalıklar ve yüksek oranda fiziksel yaralanmalarla karşı karşıya kaldıkları düşünülmektedir.

H. sapiens sapiens

Anatomik açıdan çağdaş insanların (AÇİ) en eskileri Yakındoğu’da Qafzeh ve Skhul ve Güney Afrika’da Border Mağarası ve Klasies Nehri ağzında bulunmuşlar ve 100 bin yıl kadar önce yaşamışlardır. Kuzey Afrika’daki Jebel Irhoud’da bulunan örneklerin de H. sapiens olma olasılığı vardır. AÇİ’lerin Afrika’daki ilkel H. sapiensler’den türediğine inanılmaktadır. Klasies Nehri ağzında bulunan parçalanmış örnekler de bazı ilkel özellikler göstermektedir ve bir geçiş türünü temsil ediyor olabilirler. AÇİ’ler hem arkaik H. sapiensler’den hem de H. neanderthalensisler’den daha az iri yapıdaki fizikleri, kaş kemerlerinin küçülmesi bazen de tamamen ortadan kaybolması, daha yuvarlak bir kafatasına ve daha küçük dişlere sahip olmalarıyla ayrılırlar. 1200 ve 1770 cc hacmindeki beyin büyüklüğü, H. neanderthalensis’inki ile aynı ya da ondan biraz daha küçüktür.

(Steven Mithen, Aklın Tarih Öncesi, “Geçmişimizle İlgili Bir Tiyatro Oyunu” başlıklı bölümden derlendi. Dost Kitabevi, Ankara, Aralık, 1999)

Maymundan insana geçişte işin rolü

Friedrich Engels

Sunuş


Karl Marx ile birlikte Bilimsel Sosyalizmin ve Diyalektik-Tarihi Materyalizmin kurucusu olan Friedrich Engels’in “Maymundan insana geçişte işin rolü” başlıklı makalesi, “Doğanın Diyalektiği” adlı bitirilememiş çalışmanın içinde yer alıyor. Engels, bu makaleyi 1876 yılında kaleme aldı. Engels’in, iş (emek) sonucunda ikiayaklılığa geçişin ve elin özgürleşmesinin, insanın ve insan beyninin gelişmesindeki rolüne ilişkin ortaya attığı tezler, günümüzün bilimsel verileriyle doğrulanmıştır. Bu önemli makaleden konumuzu ilgilendiren bazı pasajları sunuyoruz.

“Bu maymunlar, belki de özellikle yaşayış biçimleri dolayısıyla ağaçlara tırmanırken ellerine ve ayaklarına farklı fonksiyonlar kazandırarak düz yerde yürürken ellerini kullanma alışkanlığını yavaş yavaş bırakmaya, dik biçimde bir yürüyüş kazanmaya başladılar. Böylece maymundan insana geçiş için en önemli adım atılmış oldu.”

“Asıl adım atılmıştı; el özgür hale gelmişti ve artık durmadan yeni beceriler kazanbiliyordu. Böylece kazanılan daha büyük esneklik kuşaktan kuşağa geçiyor ve artıyordu. O halde el, iş organı olmakla kalmaz, aynı zamanda onun ürünüdür.”

“İnsan elinin gittikçe gelişmesi ve buna paralel olarak ayağın dik yürüyüşe uyması, hiç şüphesiz böyle bir korelasyon yoluyla organizmanın öteki kısımları üzerinde de etkisini göstermiştir.”

“Önce iş, sonra onunla birlikte dil... Bir maymunun beyninin etkileyen en önemli iki dürtü bunlardır ve bu etki altında maymun beyni, bütün benzerliğine rağmen çok daha büyük ve çok daha üstün bir insan beynine doğru gelişmiştir. Ama beynin gelişmesiyle onun en yakın araçlarının, duyu organlarının gelişmesi yanyana gitmiştir. Dilin sürekli gelişmesi içinde işitme organının aynı ölçüde incelmesi zorunlu olarak nasıl yanyana gitmişse, beynin gelişmesine paralel olarak bütün duyular da gelişmiştir.”

“Avlanma ve balıkçılık, salt bitkiyle beslenmekten etin de birlikte yenmesine geçişi gösterir. Burada da maymundan insana geçiş bakımından bir adım söz konusudur. Et yemek, organizmanın metabolizma için gerektirdiği en önemli maddelerin hemen hazır bir durumda bulunmasını da sağlıyordu. ... Oluş halindeki insan, bitkiden uzaklaştıkça, aynı ölçüde de hayvanın üstüne çıkıyordu. ... En önemlisi de, etle beslenmenin, beslenmesi ve gelişmesi için gerekli maddelerin eskisinden daha fazla temin edilen beyin üzerindeki etkisi olmuştu. Bundan dolayı beyin, kuşaktan kuşağa daha hızlı ve daha iyi gelişebiliyordu.”

(Friedrich Engels, Doğanın Diyalektiği, “Maymundan insana geçişte işin rolü” adlı bölümden, çev. Arif Gelen, Sol Yay., Ankara, 1970)

Akıl nedir?

“Akıl” dediğimiz şey beynin varoluş tarzından başka bir şey değildir. Milyonlarca yıllık evrimin ürünü olan muazzam ölçüde karmaşık bir olgudur. Beyin ve sinir sisteminde gerçekleşen karmaşık süreçleri ve bir o kadar karmaşık olan zihinsel süreçlerle çevre arasındaki karşılıklı ilişkileri çözümlemekteki zorluk, düşüncenin doğasını doğru bir biçimde anlamamızın yüzyıllarca gecikmesine neden oldu. Bu durum idealistlerin ve ilahiyatçıların, bedende geçici olarak konaklamak üzere tasarlanmış maddesel olmayan bir öz olarak düşünülen “ruh”un mistik addedilen doğası üzerine spekülasyonlar yapmalarına olanak tanıdı. Modern nörobiyolojinin atılımları, idealistlerin nihayet son sığınaklarından da kovulmaları anlamına gelir. Beyin ve sinir sisteminin sırlarını çözmeye başladıkça, aklı, doğa-üstü etkenlere başvurmaksızın, beyin faaliyetlerinin toplamı olarak açıklamak giderek daha kolay hale gelmektedir.

Nörobiyolog Steven Rose’un sözleriyle (Steven Rose, The Conscious Brain - Bilinçli Beyin - London, 1976), akıl ve bilinç “insanoğlunun ortaya çıkışı yolunda bir dizi evrimsel değişim içinde gelişen özgün beyin yapılarının evriminin kaçınılmaz sonucudur... Bilinç, kendine özgü bir karmaşıklık düzeyinin ve serebral kortekse (beyin kabuğuna) ait sinir hücreleri (nöronlar) arasındaki etkileşim derecesinin evriminin bir sonucudur. Bunun aldığı biçim her bireyde, bireyin çevresiyle ilişkisi içerisinde gelişimi tarafından büyük ölçüde değiştirilmiş olsa da durum budur.”

(Alan Woods ve Ted Grant, Aklın İsyanı, “Aklın Doğuşu” başlıklı bölümden, çev: Ömer Gemici ve Ufuk Demirsoy, Tarih Bilinci Yay., Ocak 2001.)




Kaynak : Haziran 2001 ,
Bilim ve Ütopya dergisinden alinmistir

Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

Antropoloji Nedir?

5/8/2006 (Kategori: Antropoloji)

Antropoloji Nedir?

 

Yazar H.M.BABADALI   
Saturday, 27 May 2006

Sosyal (toplumsal) Bilim dallarından bir tanesi de antropolojidir. Sosyal bilimlerin en genci olan ve geniş anlamıyla insan bilimi olarak tanımlanan antropoloji portfolio'suz hümanizma'nın en kapsamlı disiplini olarak ortaya çıktı. Bu disiplin kapsam, konu ve yöntemle ilgili savlarını belirlemek için çok uğraş vermek zorunda kaldı. Kendisine bırakılan konuları ele aldı (diğer alanların incelemediği) ve hatta zorunlu olarak daha eski bazı alanlara da girdi. Şimdi onun kapsadığı incelemeler şunlar: prehistorya, folklor, fıziksel antropoloji ve kültürel antropoloji. Bunlar öbür toplumsal ve doğal bilimlerin, psikoloji, tarih, arkeoloji, sosyoloji ve anatominin meşru araştırma alanlarına tehlikeli biçimde yaklaşıyorlar. (Malinowski 1990:11)

Antropoloji en geniş anlamı ile insan bilim demektir. Ancak bu tanım kapsamı son derece geniş olup, insanı konu almış olan diğer disiplinlerle, antropolojinin farkına işaret etmez. Bu nedenle antropologlar kendi disiplinlerini daha kesin çizgilerle sınırlamaya çalışırlar. İlk olarak disiplinin ismini ele alalım: Antropoloji kelime yapısı olarak iki Yunanca kelimenin birleşimidir. İnsan anlamına gelen Anthropos ile düzenli bilgi anlamında olan logos. Böylece kelime anlamı olarak antropoloji, insanla ilgili düzenli bilgi anlamındadır. Antropoloji birey olarak insanla ilgilenmez. İlgisi grup içinde yaşayan insan ve bu insanın yaptıkları ve davranışlarıdır. (Saran, 1993:21) “İnsanlar arasındaki benzerlik ve farklılıkları göz önüne alarak insanları karşılaştırmalı bir görüşle inceler. İnsanoğlunun evrimi, fiziksel ve toplumsal gelişiminin kurallarını ortaya çıkarır. Başka bir deyimle kültür ile ilgilidir. İnsan topluluklarının fizik yapı, kültür ve davranış bakımından farklılıklarını ele alır.” (Tezcan 1996: 1) Konuyu biraz daha açacak olursak antropoloji biz insanları inceler. (Wells 1994: 9) “İnsanoğlu’nun yaşamı ve töreleriyle ilgili hiçbir konu ya da soru antropoloji’nin inceleme alanı dışında değildir. Bu yüzdendir ki, bilimsel disiplinlerin en ilgi çekici en heyecan verici olanı antropolojidir. İlgi alanımız ne olursa olsun hepimiz için özel, ilginç birşeyler vardır antropolojide.” (Wells 1994: 9) “Çeşitli ilimleri düzenli bir biçimde ait oldukları yere koymak isteyenler, sıra antropolojiye gelince bu ilmin yeri hususunda kolayca karar veremezler. Gerçekten antropolojinin bölümlerini meydana getiren fiziki antropoloji, kültürel antropoloji, sosyal antropoloji, arkeoloji, etnoloji, etnografya ve linguistik insanla ilgili tüm çalışmalarla sıkısıkıya ilişkilidir.” (Saran 1971: 9) Antropoloji çeşitli özelliklerinden dolayı bazı bilim adamları tarafından taç bilim olarak kabul edilirken, bazılarınca artık bilim olarak nitelendirilmektedir. Antropoloji incelediği konular ve kendisine özgü olan yöntemleri ile diğer sosyal bilim dalları arasında özel bir yere sahiptir. Antropolojinin tanımlarında bir tanesi de antropologların sahada yaptıklarıdır. Bir antropolog antropoloğun ayakkabıları çamurlu olmalıdır demiştir. Bu bilim dalını diğerlerinden ayıran en önemli özellik saha çalışmalarına (alan araştırması) verdiği önemdir. Antropoloji aradığımız doğru yanıtları bulmamıza yardımcı olacaktır. Tüm bilimsel kuramlar tarihsel süreç boyunca deneme yanılma ve yeniden formülleştirme sonucu ortaya çıkmaktadır. Yeni yeni ortaya çıkan verilerin birikmesi bu süreçte önemli bir yer tutmaktadır. Mekanizmalara –bu durumda, toplum biyolojisi ve evrim mekanizmaları dahil olmak üzere- ilişkin olan düşüncelerdeki değişikliklerde aynı şekilde gündeme gelir. Bu tür değişiklikler eldeki kanıtların yorumlanmasını etkileyebilir. Böylelikle kuramların gelişmesi yeni kanıtlar olmaksızın sürebilir. Antropolojide varolan kuramı belirginleştiren unsur toplumbilimsel bir nitelik taşıması ve biz insanları konu edinen çalışmanın kavranmasıyla ilgilidir. (Lewin 1998:1)

Antropoloji insanı dolayısıyla insan toplumlarını ve kültürü incelemektedir. Fakat antropolojik çalışmalar yapılırken belirli bir çerçeveden bakılmak sureti ile araştırma yönlendirilir. Burada yapılan bir yerde antropolojinin sınırlarını belirlemektir. Antropolojinin üzerinde durduğu ve halen günümüzde geçerliliğini koruyan bazı sorular bulunmaktadır:

1-) İnsanlar ve toplumlar neden birbirlerine benziyor ?

2-) İnsanlar ve toplumlar neden birbirlerine benzemiyor ?

3-) İnsanlar ve toplumlar neden ya da nasıl değişiyor ?

Bu üç soru, antropolojinin bugünde geçerli olan temel sorunlarıdır. Ancak bu sorulara verilecek olan cevaplar günden güne değişmekte ve gelişmektedir. Yaşanan sosyo – kültürel değişme, toplumun kendi iç dinamiğindeki etkileşimlerin bir sonucu olabileceği gibi, dıştan gelen etkilerin bir ürünü, daha doğrusu iç ve dış dinamiğin bir bileşkesi olarak ortaya çıkmaktadır. Doğa nasıl biyolojik evrimin en zengin bilgi arşivini içinde bulunduruyorsa, kültürde sosyal değişmenin en güvenilir belgelerini elinde saklamaktadır. (Güvenç 1994:38) İlkel olsun, gelişmiş olsun hiçbir toplum durgun hareketsiz ve statik olarak nitelendirilemez. Her toplumda sürekli bir dinamizm, bir değişme görülür. İlkel toplumlar bile yavaşta olsa değişmektedir. Çağımız hızlı kültür değişmesi çağı olup, dünya kültürleri sürekli olarak değişmeye uğramaktadır. Fakat bu tür değişmelerin hızı farklı zamanlarda ve farklı yerlerde değişiklik göstermektedir. Antropoloji bu tür kültür değişimelerinin nedenlerini, bağlı olduğu diğer konuları ve sonuçlarını karşılaştırmalı olarak inceleyerek sosyal değişme yasaları ile ilgili sonuçlara ulaşmaya çalışır. (Tezcan 1984:1)

Antropolojiyi genel olarak iki kısma ayırabiliriz : Fiziksel Antropoloji ve Kültürel Antropoloji.

1-) Fiziksel Antropoloji : İnsanoğlunun fiziksel gelişimini, evrimini inceler. Yani, insanın biyolojik gelişmesinin tarihi ile ilgilidir. İnsanın insan olabilmek için geçirdiği aşamaları ele alır. Çeşitli insanların fiziksel özelliklerini inceler. İnsan ırklarını, insanın doğuşundan modern hale gelinceye değin geçirdiği biyo - fizyolojik değişiklik ve aşamaları, ırk karışımlarını ele alır. Irkların karşılaştırılması ve ırk ilişkileri belli başlı konularıdır. İnsanların hayvanlarla farklılıkları, iskelet ve kaslarında karşılaştırılması da diğer konulardır. (Tezcan, 1996:1) Fiziki antropoloji insan biolojisinin araştırılmasıdır fakat sadece bioloji konu edinmez. Atalarımızdan kalan fosilleri, dünyanın başlangıçtaki nüfusu boyunca çeşitli genlerin dağılımını, gen mirasının mekanizmasını, farklı bölgelerdeki insanların şekil ve renk farklılığını ya da insanların ve yakın akrabalarının davranış şekillerini inceler. Fiziki antropologlar tüm bu soruların cevabını ararken, nesnelerin yaşadığı tabii ve sosyal hayatla ilgilerini araştırılar. Yani fiziki antropolojinin gerçek çalışma alanı insanların ve onların yakın akrabalarının tabii ve sosyal durumları ya da tabiatları içerisindeki biolojik gelişimi üzerinedir. (Hunter; Whitten 1987:3)

2-) Kültürel Antropoloji : “Antropolojinin bu kolu, çeşitli alt disiplinlere ayrılmıştır. Bu disiplinler yaklaşık 100 yıllık bir geçmişe sahiptirler.” (Saran, 1993:22) Bu alt disiplinleri şöyle sıralayabiliriz.

Arkeoloji : “Bazılarına göre bu bilim kolu başlı başına, antropolojiden bağımsız bir disiplindir. Ancak, antropoloji alanında özel bir faaliyet kolu olarak düşünülmesi, disiplinin bünyesi bakımından daha uygundur.” (Saran, 1971:10) “İnsanın maddi kültürünü ve bu kültürün yazılı belgelerden önce incelenmesi prehistoryanın ya da prehistorik arkeolojinin konusudur. Bu disiplin, maddi kültürün prehistorik devirlerden bu yana, gelişimini kazılarda elde edilen bulgulara dayanarak inceler.” (Saran, 1993:22) Arkeoloji hem insan bedeninin kalıntılarını, hem de insanın yaptıklarını, ürettiklerini ve kullandıklarını inceler. Arkeologlara antropolojinin tarihçileri denebilir. (Tezcan, 1996:2)

Etnoloji : Yunanca halk anlamına gelen ethnos sözcüğünden türetilen etnoloji özellikle ilkel diye nitelenen halkları ve onların kültürlerini inceler. (Örnek, 1971:80) Etnoloji kültürler arası farklar ve benzerliklerle ilgilenmiş, kültürün tarihsel gelişimini ve çeşitli kültürlerin birbirleriyle ilişkisini konu almıştır. Bir topluma has örf ve adetlerin ya da belirli bir toplumun kültürünün incelenmesi ise etnoğrafyanın konusu olmuştur. (Saran, 1993:22)

Linguistik : “Dillerin yapısal özelliklerini, konuşma biçimlerini inceler. İnsanların düşünce ve görüşlerini belirtmek için kullandıkları çeşitli kalıpları, yani dillerini inceler. Hem dillerin belirli gruplarının tarihini, hem de bugün konuşulan dillerini inceler. Dilin rolü ve kültürün diğer yönleriyle ilişkilerini ele alır. İnsana özgü iletişim ve ifade etme sistemlerinin incelenmesi, linguistiğin temel uğraşı alanıdır.” (Tezcan, 1996:2)

Sosyal Antropoloji : Antropolojinin önemli bir dalı da yirminci yüzyılda gelişen Sosyal Antropoloji’dir. Avrupa’da özellikle İngiltere’de 1908 - 1910 yılları arasında gelişen Sosyal Antropoloji; insan davranışlarının karşılaştırmalı incelenmesi olarak tanımlanabilir. Araştırmalarında toplumsal yapıya ağırlık veren; toplumsal kurumların ve formların sistematik ve karşılaştırmalı araştırmalarını yapan sosyal antropoloji Radcliffe Bronw ve Bronislaw Malinowski tarafından kurulmuş ve geliştirilmiş olup difüzyonizme ve evrimci kurama bir tepki olarak doğmuş; kısmen Durkheim sosyolojisini izlemiş kısmende sosyolojideki yapısal fonsiyonalist görüşün öncüsü olmuştur. (Örnek 1971:212) Bu terim Birleşik Amerika’da bazen etnoloji sözcüğünün yerine kullanılırsa da genellikle insan davranışlarına yaklaşımın bir boyutunu oluşturur. Ayrıca belirli problemlerin kültür, toplum ve kişilikle ilgili yönünü de inceler.(Saran, 1993:22, 23) “Kültür Antropolojisinin toplumsal olguyu inceyen bölümü ise Sosyal Antropoloji olarak adlandırılır. Toplumsal olgu denildiğinde genellikle şunlar kastedilir: Sosyal örgütlenme, evlilik adetleri ve örfleri, adetler ve ahlaksal amaçlar, folklor, inanç sistemi, din, dil ve dille düşüncenin ilişkileri vb.” (Saran, 1996:143) Bu dal önceleri ilkel toplumları ele alırdı. Bugün yaşayan kültürleri de inceler. (Tezcan, 1996:3) Sosyal antropolojinin inceleme sahası sosyal davranışlar ve sosyal gruplarda organizasyon ve kültür üniversalleridir ve sosyal antropoloji kültürün teşekkülüne ve değişimine hakim olan kanunları arayacaktır. (Saran, 1971:16) “Sosyal antropologlar diğer konulardan çok, insan toplumlarının sosyal organizasyonunu tayin eden evlilik ve akrabalık ile ilgilenmişlerdir.” (Kırımlı, 1998:2)

 

 

Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

« »